ÇILGINTÜRKLER

Dostluk ve Kardeşliğin Adresi
 
AnasayfaAramaKayıt OlGiriş yap

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:12 am

* *
Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü sunar…



HAYAL GÜCÜNÜN KOMUTANLARI



Yazan: Orkun Uçar

Yayın Yönetmeni: Orkun Uçar

Kapak: Oğuzhan Poyraz

Yayın Tarihi: 01.09.2004

Xasiork e-posta: xasiork@xasiork.net

Orkun Uçar e-posta: orkun@xasiork.net





Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü’nde yayınlanan “e-kitap”ların

her hakkı yazarına ©️ aittir.

Yazarı eserini başka bir şekilde değerlendirmek istediği zaman yayından çekebilir.

Eserdeki ifadelerin sorumluluğu yazarına aittir.



XÖÖKK

010904KD01

www.xasiork.net











Önsöz



İnsanoğlunun yaradılışından beri önünde keşfetmesi gereken büyük coğrafyalar vardı… Bir vadi, bir kıta, bir dünya, bir evren! Kaşifler onları bizim için bilinir yaptı.

Keşfedilmesi gereken bir başka diyar ise Hayal’di!

Hayal çok güzel, tehlikeli, gizemli ve uçsuz bucaksız bir diyardı.

Bu diyarı bize Hayal Gücü’nün komutanları tanıttı.

Bu “e-kitap”la sizlere bu kaşiflerden, komutanlardan bazıları tanıtmaya çalışıyorum.





Orkun Uçar











HAYAL GÜCÜNÜN

KOMUTANLARI









İçerik

· Harry, Arty’ye Karşı! Çocukla Çocuk Olmayan Edebiyat... - E-Edebiyat Dergisi (Kasım.2003/Sayı: 56)

· Özgür İnsanın Geleceğine Kasvetli Bir Bakış: William Gibson!... - E-Edebiyat Dergisi (Aralık.2003/Sayı: 57)

· Hayal Gücünün Dişi Ejderhası: Ursula K. Le Guin!... - E-Edebiyat Dergisi (Ocak.2004/Sayı: 58)

· Isaac Asimov... Bir Ölünün Eli Hepimizi İtiyor! - E-Edebiyat Dergisi (Şubat.2004/Sayı: 59)

· Militarist Yazarın Özgür Hayalleri - Radikal Kitap Eki (13.Şubat.2004)

· "Ö" Günü Hepimizin Gerçekliğinde Sarsıcı Depremler Yaratır! - E-Edebiyat Dergisi (Mart.2004/Sayı: 60)

· Düş, Kan ve Tenin Lordu: Clive Barker! - E-Edebiyat Dergisi (Nisan.2004/Sayı: 61)

· Kule Seni Çağırıyor! (Versiyon 1) - E-Edebiyat Dergisi (Mayıs.2004/Sayı: 62)

· Kule Seni Çağırıyor! (Versiyon 2 - Yayınlanmamış olan.)

· Tekinsiz Aklın Yazarı: H. P. LOVECRAFT!... - E-Edebiyat Dergisi (Haziran.2004/Sayı: 63)

· Tanrıların Ozanı: Robert Erwin Howard! - E-Edebiyat Dergisi (Temmuz.2004/Sayı: 64)

· De Vermis Mysteriis [SOLUCANIN SIRRI]: Dune!... - E-Edebiyat Dergisi (Ağustos.2004/Sayı: 65)

· İnsan Suratına Yapışmış Bir Postal: 1984 (George Orwell)

· Yaratıcılığın Keskin Tadı: Edgar Allan Poe!

















Harry, Arty’ye Karşı!... Çocukla Çocuk Olmayan Edebiyat…



E-Edebiyat Dergisi (Kasım.2003/Sayı: 56)



Çocuk edebiyatında esas kahraman okuyucudur. Gerçi bu özellik her edebiyat türünde şöyle veya böyle geçerlidir ama çocuk edebiyatında daha etkilidir.

Çocuk okuyucu kendini hikayeyle veya kahramanlarla özdeşleştirmelidir. Empati dediğimiz duygudaşlığı yaşamalıdır. Çocukların gerçeklik algısı büyüklere göre daha elastikidir. Baş karakterin dertlerini dert etmeli, sevinçlerini paylaşmalıdır. Bu bağ yazar tarafından başarıyla kuruluyorsa; hikayenin kahramanı ha bir çocukmuş, ha bir sandalye veya balonmuş fark etmez.

İşte bu açıdan son zamanlarda edebiyat gündeminde ön planda olan iki çocuk kahraman serisine baktığımızda Harry Potter karışımı daha iyi tutturmuş gözüküyor.



Hikayelerini kısaca hatırlamak gerekirse…



Harry Potter daha bebekken anne ve babasını bir trafik kazasında kaybetmiştir. Daha doğrusu okul çağına gelene kadar böyle bilir. Teyzesi Petunia, kocası Vernon Enişte ve oğulları Dudley’le birlikte mutsuz bir yaşantı sürmektedir. Fakat Harry’nin hayatı Büyücülük Okulu Hogwarts’dan davetiye alınca değişecektir…

İşte tüm dünyayı kasıp kavuran gerek seriyi oluşturan kitaplar, gerekse filmleriyle küçük büyük çocuk olanların ilgisini çeken, yazarı J.K. Rowling’i en çok kazanan yazarlar arasına sokan hikaye kısaca böyle başlar.

Serinin her kitabında Harry’i yeni bir okul döneminin başında Dursley’lerin evinde sıkılırken buluruz. Harry okulda da gerek okul ortamının, gerek kökeninin getirdiği zorluklar yanında Lord Valdemort adlı bir kötü büyücünün yarattığı tehlikelerle de uğraşır.

Geçtiğimiz yaz Dünya çapında bir kampanya ile satışa sunulan serinin son kitabı “Zümrüd-ü Anka Yoldaşlığı” da daha önceki kitaplarda uygulanan kalıplara göre yazılmış. Yani kötüler yine bütün güçleriyle faaliyette, onların yanında Harry’nin hayatını bezdiren yan unsurlar –Büyücülük Bakanlığı ve onun kendi çıkarlarını koruyan bürokratik yapısı- eklenmiş.

Artemis Fowl ise dahi bir suçlu çocuk. Babası Rus mafyası tarafından tutsak alınıp, annesi de karanlık odasına kapanınca ailenin suç imparatorluğunu sürdürmeye çalışıyor.

Artemis’in ilk kitaplarda derdi yeraltındaki Perilerin altınlarının bir kısmını alabilmek iken daha sonraki kitaplarda Perilerle başka tehlikelere karşı işbirliği yaptığını görüyoruz.

Harry’nin tersine Artemis genellikle planlayıcı ve olayları kontrol eden bir konumda. Yan karakterler onun iri yarı koruyucusu Kahya, Peri polisi Holly Short ve Cüce Mulch Diggums.

Serinin son kitabı Sonsuzluk Kodu’nda, Artemis’in çaldığı Peri teknolojisi ile yaptığı çok özellikli bir küp ve onun kötülerin eline geçmesi üzerine yaşanan olaylar konu ediliyor. Perilerin varlığını ve gizliliğini tehdit eden ve Dünya üzerindeki bilgisayarlar, banka hesapları ve uyduları kontrol edebilen bu küpü geri almak için Artemis, Holly, Cüce Mulch, Kahya ve kız kardeşi Juliet güç birliği yapacaklardır. Kötü karakter ise büyük şirket başkanı Jon Spiro.



AVANTAJLAR, DEZAVANTAJLAR



İki serinin de çocuklara yönelik olsalar da, büyüklere öykündüklerini net bir şekilde söyleyebiliriz. Daha çok okul çağına geçen çocuklar için yazılmış kahramanlar büyüklerin yaptıkları işlere çok meraklılar. Yazar mantıkları da kurgu da aynen büyüklere göre çalışmış, sihirli bir dünyaya kapıyı açarken bile gerçeklik hırs ve düşünce yapısıyla hareket ediyorlar. Özellikle de Artemis’i birkaç yaş daha büyütmenin, hatta onu bir genç yapmanın kurgu anlamında çok büyük bir zorluk çıkaracağını söyleyemeyiz. Bunun Artemis’in dezavantajlarından biri olduğunu ekleyebiliriz.



Kahramanlar Harry ile Artemis:



Eğer baş karakterlerimizi karşılaştırırsak bariz olarak Harry daha üstün gözüküyor. Nedenine gelince; Harry daha serinin ilk kitabında klasik bir masala: Külkedisi’ne dayanarak çocuk okuyucu ile bağlantı kuruyor. Yani anne ve babası ölmüş Harry, Dursley’lerin evinde, teyzesi ve eniştenin yanında oğulları Dudley tarafından da kötü bir muameleye maruz kalıyor. Bu başlangıç direkt olarak okuyucuyu Harry’e bağlıyor.

Aynı çaba Artemis’in ilk hikayesinde de ebeveynler üzerine görülüyor. Artemis ailesini kaybetmemiştir ama babası Rus mafyasının elinde, annesi ise karanlık bir odada oğluna ilgi göstermeyen bir melankoli içindedir. Ama Artemis okuyucuyu kendisine bağlayacak bu temeli yan unsurlarla iyi desteklemiyor.

Harry’nin ikinci avantajı, herhangi bir çocuğun hayalini kuracağı gibi sıkıntılı gerçeklikten kendisini koparan sihirli bir dünyaya adım atması, üstelik de kitabın başındaki Külkedisi kompleksine uygun olarak “özel bir insan” olarak. Tabii insanlara Muggle denildiğine göre ona ne kadar insan demek doğru o da tartışılır. Harry’nin Dursley’lerin evinde ikinci sınıf bir çocukken, kötü muameleye maruzken, birdenbire üstün güçlerinin ortaya çıkması okuyucunun onunla birlikte aldığı yolda güzel bir hikaye müjdesi veriyor.

Artemis ise henüz okuyucuyu kendi öyküsünü geliştirecek dertlerin içine çekmemişken, öyküsüne ortak etmemişken planlara ve maceraya başlıyor. Onda da sihirli bir Dünya var ama bu Dünya’yla Harry’de olduğu kadar iç içe olmuyoruz.

Ketumluk konusunda Harry de, Artemis de birbirine benziyorlar. Büyüklerine veya arkadaşlarına genellikle az veya kısıtlı bilgi veriyorlar. Özellikle Harry de bu okuyucuyu bazen sinirlendirecek kadar üst noktaya taşınıyor.

İki kahraman içlerinde vicdani olarak iyi-kötü savaşı yaşıyorlar; Harry her ne kadar karşılaştığı zorluklara karşı üstün güçlerine rağmen sıkıntı çekse bile esasında o güçlerin onu kolayca savaşın diğer tarafına taşıyabileceği bir noktada duruyor. Artemis Fowl ise maceralarında daha kötülere karşı –evcil- daha iyi kötü konumunda yazılıyor.

Öte taraftan iki karakterinde otoriteyle sorunu var. İki çocuk da otoriteyi güvenilmez olarak görüyor. Özellikle Harry bazen çok sıkıntıya düşse bile başına gelenleri anlatma veya gördüklerini söyleme konusunda aşırı ketum davranıyor. Nitekim Harry Potter’ın yanında olan büyüklerinden de aynı tavrı görüyoruz; yani mümkün olduğu kadar az bilgi verme. Bu tür bir iletişimsizlik karşısında her kitapta ölümcül tehlikelerle karşılaşıyoruz. Belki yazar Rowling, bu şekilde çocuklara kendi başlarına bazı şeyleri başarma ve kendilerine güvenme konusunda bir mesaj veriyordur ama sonuçta Harry Potter’ın her kitabındaki maceranın başarının yanında, üzücü bir yanı da olduğunu belirtmek lazım.

Artemis kitaplarında yazar Eoin Colfer, Harry Potter’ın yazarı Rowling kadar belirgin kalıplar kullanmıyor. Her kitabın kurgusunda Artemis’in girdiği bir macera, onun suç planlarına tanık olurken Rowling kitap kurgusunda hep aynı kalıbı izliyor.

Bu kalıba göre Harry Potter Dursley’lerin yanında sıkıcı, belirsizlikler içinde ve kötüler tarafından planların yapıldığını bilerek maceraya başlıyor. Bu sıkıcılıktan diğer büyücü arkadaşlarının yanına giderek bir nebze uzaklaşıyor ama kötüler çemberi daraltıyor. Bunun yanında “otorite” kuralları gereği Harry Potter’ın karşısında duruyor. Harry Potter kendisini savunurken bile her an kuralların duvarları karşısına çıkıyor.
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:13 am

* *
Yan Karakterler ve Arkadaşlık…



Harry Potter serisinin Artemis Fowl’a karşı gerçek üstünlüğü yan karakterlerde ortaya çıkıyor.

Rowling Ron ve Hermione başta olmak üzere tam bir çocuğun ilgisini çekebilecek bir arkadaşlık veya sorunlarıyla dahi olsa okul ortamı kurarken, Artemis Fowl’da bu açıdan büyük bir eksiklik hissediliyor. Gerek kahya, gerekse Peri dünyası veya düşmanları bu seride çocukları içine çekebilecek bir ortam oluşturmuyorlar. Zaten başta getirdiğimiz Artemis büyük olsa pek bir sorun olmazdı eleştirisi bundan kaynaklanıyor.

Çocuk okuyuculara ses verilirse Harry Potter kitaplarında, Hermione ve Ron’un baş karakter kadar sevildiğini ve takip edildiğini öğrenebiliyoruz. Özellikle Hermione çalışkanlığı, birçok sorunda çözüm getirici, planlayıcı olarak Harry’nin savruk yapısı yanında bir kız çocuğu olarak gerçekten iyi bir karakter. Hatta Harry kötüler ve kurallarla onu değil, kötüleri koruyan yapı ile bunalmışken, olayların akıntısına kapılmışken Hermione planlarla veya çözümlerle baş kahraman olabiliyor. Bu son kitapta çok daha belirgin. Örneğin Hermione, harry ve arkadaşlarını karanlık sanata karşı savunma dersleri için organize ediyor, Harry için yararlı olan bir röportajı planlıyor. Ron ve Harry’ye her kitapta olduğu gibi derslerinde yardım ediyor.

Bu arkadaşlık yapısı seriye daha derinlikli bir yapı kazandırırken, Artemis çok daha basit bir kurgu olarak karşımızda duruyor…

Kahya, periler veya diğer yan karakterler çocukların okumaktan hoşlanacağı bir arkadaşlık ortamı yaratamıyor. O zaman karşımızda sadece belli bir ana macera peşinde planlar yaşanan, zengin olmayan bir konu ile Artemis karakterinden başka bir şey kalmıyor.



Serilerin Geleceği…



Geçmişten günümüze izlenebilecek çocuk edebiyatında, özellikle okul çağı çocuk edebiyatının büyüklere fazla yaklaştığını söylemek lazım. Yani çocuk kahramanlar büyümüş de küçülmüş bir hava içinde, büyüklerin mantık yapısı ve çözüm yetenekleri ile hareket ediyorlar. Bunun popüler anlamda çok uzun ömürlü olmayacağını söylemek lazım. Evet, elbette Harry Potter’ın müthiş başarısından sonra benzerleri çıkacaktır ama onun kadar başarılı olabileceklerini söylemek zor.

Söz konusu Harry Potter ve Artemis için de, “Denizin bitmez üzere olduğunu” söylememiz lazım.

Harry Potter’ın yazarı J.K. Rowling için, ünlü korku yazarı Stephen King’in bir eleştirisi vardı; “İyi bir yazar ama cesur yazmıyor.”

Evet bu eleştiriye katılmamak mümkün değil ama bu sırada Stephen King’in son yıllarda onu başarıya ulaştıran çocukluk korkularından uzaklaştığına da dikkatimiz çekiliyor.

Stephen King’in birçok kitabında okuyucuyu yakalayan şu anda J.K. Rowling’in kullandığı malzeme değil miydi? Örneğin; “IT – O” adlı kitabında çocuk kahramanlar, korku karakteri olarak bir baş yapıt olan o Palyaço’ya karşı tıpkı Harry Potter ve arkadaşları gibi savaşmıyor muydu? Harry Potter’ın Draco Malfoy’u varken, o “Kaybedenler Takımı”nın kendi düşmanları yok muydu?

J.K. Rowling’in Harry kitaplarında hep aynı kalıbı kullanması, özellikle işin kötülük taraftarını derinliksiz bırakması serinin zenginleşebileceği açılımları kapatıyor. Bu açıdan serinin ancak bir-iki kitabı daha bu kadar popüler taşıyabileceğini söylememiz lazım.

Öte taraftan Artemis’in sıkıntısı daha belirgin. Zaten çocuklara yönelik tavrı sadece karakterinin “çocuk olduğunun söylenmesi” olan bu seri daha çok büyüklere göre, kötü yazılmış bir kitap gibi duruyor. Artemis’in yaş itibariyle de gidebileceği yön şu ana kadar çıkan kitaplarda harcanmış gözüküyor. Yani Artemis serilerinde çok daha kısa bir zamanda hikayenin geçtiği Dünya daha zenginleştirilebilirdi. Oysa kitaplar sadece macera peşinde konu sürüklenirken yan unsurların zenginleştirilmesine pek dayanmamış. Yani okuyucu için ana macera dışında pek cimri davranılıyor. Yazarın bu kendini açmayan ve sıkıntılı tavrı serinin ilerisi için ümit verici değil. Artemis’i okurken bir tehlike karşısında gerildiğinizi, okuyucu gerilimli bir atmosferin içine sokamadığını, kitabın bütününde hiç gülümsemediğinizi fark ediyorsunuz.

Tehlike yok; çünkü Artemis her zaman planlayıcı, her zaman dahi çocuk.

Gülümsemiyorsunuz; çünkü espri yok.



Çocuk Edebiyatı’nın geleceği…



Sinemada daha önce çocuk faktörü keşfedilmişti. “Çocuklar sinemaya gitmek ister ve ebeveynlerini de sürükler.” Bizde de artık sömestri ve tatil zamanları bu faktörün nasıl kullanıldığını görüyoruz.

Edebiyat dünyası da her ne kadar çocuk edebiyatının potansiyelinin farkındaysa da ancak Harry Potter sayesinde yapılan devrimi fark etti.

Çocuk edebiyatında ciddi tehlikeler kullanılması başka bir edebiyat türünün: Korku’nun altında saklandı. Stephen King çocukluk korkularını kullandığı pek çok kitabında O ve Tılsım gibi baş yapıtlar verirken Çocuk edebiyatında yaklaşan gelişmelerin ön ilanını yapıyordu. Nihayet J.K. Rowling, “çocuk edebiyatında” tehlikeyi yumuşatmama ve çocuğu çocuk saymama kuralını uyguladı ve başarıyı sağladı.

Tehlikeyi yumuşatmama burada altı çizilmesi gereken bir faktör. Dikkat edersiniz Harry Potter serisinde gerçek ölümler vardır. Üstelik de bu ana karakterin uzağında veya şöyle belli belirsiz şekilde de yapılmamaktadır. Kısacası karakterler çizgi filmlerdeki gibi bir uçurumdan düşüp tekrar dikilmemektedir.

Peki ama bu yönde gelişmeler Michael Ende’nin, “Bitmeyen Öykü”sünde olduğu gibi hayal gücüyle başarılı bir buluşmaya gidebilecek midir?

Evet bence gerek Harry Potter, gerekse Artemis de işin çocuk mantığı ve hayal gücünü daha cesurca kullanma konusunda vasatın üzerine gidemiyorlar.

Belki de bundan sonraki baş yapıt bu başarıyı tam yakalayan bir eser olacaktır.


Θ



Özgür İnsanın Geleceğine Kasvetli Bir Bakış: WILLIAM GIBSON!...



E-Edebiyat Dergisi (Aralık.2003/Sayı: 57)



“Turner mega büyük şirketler -Zaibatshu- arasında eleman transferi yapan bir ajandır. Son işinde, onun koku feromenlerine ayarlanmış akıllı bir patlayıcı ile havaya uçurulur. Ve bir laboratuarda yeniden inşa edilir.”

“Kont Sıfır”, Cyberpunk türünün tüm özelliklerini daha ilk satırlardan bize sunmaya başlıyor… Büyük şirketlerin modern kölelerini kaçıran ajanlar, öldüğü halde laboratuarlarda yeniden bir araya getirilen insanlar, uydulardaki ilginç topluluklar, mega servetlerle insanlıktan çıkan zenginler, siber uzaydaki programlara tapan vodoocular…

Altın Kitaplar yayımevi William Gibson’ın Cyberpunk klasiği Sprawl üçlemesine devam ediyor. Serinin ikinci kitabı Kont Sıfır (Count Zero) geçtiğimiz ay piyasaya çıktı.

Matrix Avcısı (Neuromancer) adlı ilk kitapta Cyberpunk bir gelecekte yapay zeka ile onu özgür bırakmak için işbirliği yapan hackerlar anlatılırken bu sefer geleceğin başka bir yönü işleniyor; modern köleler.

Öykü birkaç karakter eşliğinde paralel kurgu ile gelişiyor.

Turner büyük bir şirketin araştırma bölümünün başında olan dahi bir bilim adamını kaçırmak için tutuluyor.

Marly Krushkhova ise sevgilisi tarafından bir sahtekarlığa karıştırılan bir sanat eksperi. Çelik bir tankın içinde yatmakta olan ve onunla simstim aracılığıyla bağlantı kuran patronu Herr Josef Virek'in geniş bir serveti vardır ve ondan el yapımı tahta kutular imal eden birini bulmasını istemektedir.

Biraz da kitaba adını veren asıl kahramanla, "Kont Sıfır Noktası" Boby Newmark'la ilgilenelim. Barrytown'da annesi ile sıkıcı bir yaşamı paylaşan Boby iyi bir hacker olmak için çabalayan bir genç. Kont Sıfır bir güvenlik programı kırıcısını denemek için safça kobay olarak kullanılan acemi bir hackerdan başka bir şey değil. Ölmesi beklenirken siber uzaydaki bir şey tarafından kurtarılması onu ilgi odağı yapıyor. Peşine sadece güçlü şirketlerin adamları değil, siber uzaydaki yapay zeka oluşumlarını vodoo tanrıları olarak kabul eden garip bir tarikatta düşüyor.

Bütün bu karakterler ayrı ayrı noktalardan bir buluşma noktasına ilerliyor ve sonuçta beyinde hoş bir lezzet bırakan, William Gibson kendine has janrı ile konuşan bir eser çıkıyor önümüze.

Belki de tam burada biraz William Gibson’u tanıtmak lazım.



WİLLİAM FORD GİBSON



William Ford Gibson 17 Mart 1948’de Güney Carolina’nın Conway şehrinde dünyaya geldi. Çocukluğu o sıralarda boşanmış olan annesiyle beraber Güneybatı Virginia’nın küçük bir dağ kasabasında geçti. Daha sonra öğrenimine Güney Arizona’daki yatılı bir okulda devam etti. 19 yaşında o sıralarda başlamış olan Vietnam savaşına katılmayı reddederek Amerika’yı terk edip Kanada’ya yerleşti. 1972’den beri Vancuaver’da karısı ve iki çocuğu ile birlikte yaşamını sürdürmekte.

Gibson, yazmaya İngiliz edebiyatı üzerine lisans eğitimini tamamladığı British Columbia üniversitesindeyken başladı. İlk kitabı olan Neuromancer 1984 yılında yayınladı. Kitap çıkar çıkmaz sadece bilimkurgu edebiyatında değil edebiyatın diğer dallarında da büyük ses getirdi. Neuromancer bir ilki gerçekleştirerek bilimkurgunun en büyük 3 ödülü olan Hugo, Philip K. Dick ve Nebula ödüllerinin üçünü birden kazandı. Neuromancer’ın bu beklenmeyen başarısının ardından yazar Count Zero (1986) ve Mona Lisa Overdrive (1988) kitaplarını da yayımlayarak daha sonradan Sprawl serisi olarak adlandırılacak ilk serisini tamamladı.

Neuromancer tartışmasız bilimkurgu alanında üzerinde en çok konuşulan kitaptır. Sadece bilimkurgu yazarları ve eleştirmenleri tarafından değil edebiyatın diğer dallarından yazar ve eleştirmenler tarafından da sayısız olumlu, olumsuz eleştiri almış, edebiyat dünyasının uzun süre üzerinde tartıştığı bir eser haline gelmiştir. Özellikle sosyoloji alanında bir çok akademik çalışmaya da taban teşkil eden bu kitap bilimkurgu dünyasının kült eserleri arasında kendine önemli bir yer edinmiştir.



KONT SIFIR’IN ÖNEMİ



Sprawl üçlemesinin ikinci kitabı Count Zero paralel kurgusuyla Cyberpunk dünyanın yaşamını daha bir göz önüne serer ve birinci kitabın ortaya koyduğu janrı geliştirir.

Kont Sıfır’da özellikle geleceğin ekonomik sistemi adına karamsar bir tablo çizilir…

Hükümetlerin üzerinde bir güç olan mega şirketler –Zaibatshular- ve mega zenginlikle artık servetinin tezahürleri bağımsız olarak hareket eden süper zenginlerler vardır. Bunların arasındaki güç savaşlarında sıradan insanlar sadece çok çabuk harcanabilecek rakamlar veya ele geçirilmesi gereken kölelerdir.

Zaibatshular önemli mevkilerdeki elamanları değişik yollarla kendilerine bağlar. Örneğin damar içlerine kaçması durumunda çözülecek zehir baloncukları bağlamak gibi…

Turner işte bu tür transfer önlemlerine karşı çalışan, bir ajans vasıtasıyla eleman kaçırma işlerini alan eski bir askerdir.

Kont sıfır’da gerçek dünyada yaşamın zorlukları ve bireylerin teknoloji gelişimi karşısındaki çaresizliği ve “kayıplığı” yanında cyber dünyanın kontrolden çıkan yapısı da verilmektedir.

Cyber Dünya artık bağımsız kalan yapay zekalar, programlar ile doludur. Bunlar inanışların içine girip yeni dinler yaratmıştır. Veya var olanları değiştirmiştir.

Kitabın küçük ama en ilginç bölümlerinden birisi eski teknolojinin gittiği Afrika ülkelerini yağmalayan bir hackerla ilgilidir.

Hacker bir gün yüksek güvenlikli siteler arasında dolaşırken, daha düşük teknolojilerin ne olduğunu düşünüyor… Yani güvenliği neredeyse süzgeç gibi olan sistemleri… Ve onları buluyor üçüncü dünya ülkelerine veriliyor eski teknoloji. Başlıyor onları soymaya. Kısa sürede küçük çaplı bir ekonomik kıyım yapıyor. Sonuç: düşen hükümetler, açlıktan ölen Afrika insanları…

Gibson’un Cyberpunk bir gelecek içine sığdırdığı bu ufak öykü acaba günümüz dünyasında bir şekilde gerçekleşmiyor mu?

Gibson’ı okurken zaten etkileyici olan da bu. Kitapların geleceğe ait olduğunu düşünürken, insan şu an ile gelecek arasındaki alacakaranlık bir gölgede bunların gerçekleşmesine az kaldığını veya ön adımlarının seslerini duyduğunu dehşetle fark ediyor.



KONT SIFIR’IN DİLİ…



Matrix Avcısı’nı okuyanlar bilecektir ki Gibson kolay okur istemeyen bir yazardır. Çoğu zaman sizden kelimelerin anlamını iyi kavrayıp, bir başka sonucu çıkarmanızı veya keşfetmenizi ister. Tıpkı Kont Sıfır’ın ölümcül güvenlik tuzağına kapıldığı sahnede olduğu gibi…

Kont Sıfır, tuzak kırıcı programla ölümcül Karabuz (izinsiz girişlere karşı ölümcül tepki veren güvenlik programı) tarafından yakalanır. Kalbi birkaç saniye müddetince durur ve o sırada Matrix’teki bir fenomen tarafından kurtarılır. Kendini banyoya atar ve geri döndüğünde Matrix’le bağlantıyı kesmediğini fark ettiğinde hemen kaçar.

Sıradan bir okuyucu bu kaçıştaki mantığı hemen kavrayamaz ama Cyberpunk janrını bilen bir okuyucu bazı bilgilerin çoktan keşfedildiğini ve Kont Sıfır’ın artık bulunduğu evde güvende olmadığını düşünecektir. Nitekim birkaç bölüm sonrası daireyi havaya uçuran bir roketin haberini gazetede okuruz.

Kıvrak zeka isteyen bu stil, birçok okur için bulunmaz bir lezzet yaratırken, bazıları içinde hikayeyi anlaşılmaz kılacağı gerçektir ama bu onun birçok ödülle bir seri olduğu gerçeğini değiştirmez.
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:13 am

* *
MATRİX VE GERİSİ…



Matrix filmi geniş kitleleri Cyberpunk bir dünyayla tanıştırdı. Fakat insanlar filmin ötesinde kendilerini bekleyen bir gelecekle, daha da kötüsü bu geleceğin teknolojinin tehlikesini hissettiren cyberpunk’la da tanıştı.

Şu sıralar gerek cyberpunk’ın edebiyatı (William Gibson), gerekse Matrix ile birlikte başlayan sanal gerçekliğin felsefesini inceleyen edebiyat dışı kitaplar çok satarken umarız Türkiye’nin böyle bir gelecekte hazır olması yolunda herkes elinden geleni yapar. En azından Cyberpunk birçoğumuzu buna hazırlıyor.

Şimdi serinin üçüncü kitabı Mona Lisa Overdrive’ı büyük bir sabırsızlıkla bekliyoruz.



Θ



Hayal Gücünün Dişi Ejderhası: URSULA K. LE GUİN!...



E-Edebiyat Dergisi (Ocak.2004/Sayı: 58)



Bazen bir yazarı tanımak yaşamlara tanık olmak veya farklı bir dünyayı öğrenmek demektir. Ursula K. Le Guin söz konusu olunca bu söylemi olabildiğince genişletmek gerekir. Çünkü 74 yaşındaki bu kadın, hayal gücünün dişi ejderhası, fiziki olarak çocuklarının yanında bizim için onlarca Dünya da doğurmuştur.

1929 yılında dünyaya gelen Ursula K. Le Guin’in babası ünlü antropolog Alfred Kroeber, annesi ise yazar Thedore Kroeber’dir. Bu başarılı çiftin kızı da sanki ikisinin özelliklerinin karışımı gibi özellikle etnolojik açıdan güçlü alt yapısı bulunan hayal dünyaları yazmıştır.

İsterseniz yazarlığı üzerine genel bir yorum getirmeden ve en önemli yapıtlarına (Mülksüzler, Karanlığın Sol Eli ve Yerdeniz Büyücüsü) değinmeden önce Türkçe’ye son yıllarda çevrilen iki eserini kısaca tanıtalım…



Yok olan kültür ve feminizm…



“Hep Yuvaya Dönmek” (Always Coming Home) geçtiğimiz yıl Ayrıntı yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştı. Kurgucu düş gücünün, en cesur denemelerinden sayılabilecek bu kitap, klasik bir roman değil… Öykü, halk masalı, şiir, söylencelerin ustaca kaynaştırıldığı bu kitap geleceğe ait etnografik bir çalışma sayılabilir.

Kitap gelecekte Kuzey Kaliforniya’da Na adlı bir vadide yaşayan Keş adlı halkı bize anlatıyor. Bizi hikayenin içine sürükleyen karakter ise Kuzey Baykuşu adlı küçük bir kız çocuğu.

Kitap özellikle bir kısır döngü içinde yok oluşa sürüklendiğimiz “sürekli ilerlemeci” vahşi kapitalizme karşı bir karşı söylem olarak ortaya konuyor. Hayali Keş halkının toplumsal yaşantıları, Amerikan yerlilerine çok benziyor. Gerçi bir röportajında, “Bu toprağın tek edebiyatı Kızılderili sözlü edebiyatıydı. Ben de başka Kuzey Kaliforniya mitlerini, efsanelerini, şarkılarını okudum. Orada epey bilgi vardı. Çoğunu babam derlemişti. Amerika'nın her yanındaki geleneklerden yaygın bir okuma yaptım. Çalmadan ve sömürmeden bu edebiyatı kullanmanın bir yolunu bulmaya çalışıyordum, Kızılderili edebiyatına bu kötülük yeterince yapılmıştı. Geleceğin Napa Vadisi'ne bir avuç Kızılderili yerleştirmeye hiç niyetim yoktu,” diyor Le Guin.

Ve kitabın gerçek söylemini günümüz dünyasının sonuna ait net bir fikirle ortaya koyuyor; “Bu kitapla yapmaya çalıştığım yapmaya çalıştığım, sanayi devriminden günümüze, son iki yüz yıl boyunca hüküm süren büyüme teknolojimiz ile düşünsel bir oyun oynamaktı. Bu dönemin ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz, ama sona erecek. Şimdiki tarihsel dönemi insan toplumunun evriminin en üst aşaması olarak görmeye eğilimliyiz.”

Zaten Ursula K. Le Guin’in birçok kitabında Doğu felsefelerinin etkisinin yanı sıra teknolojik paketlemeden sıyrılmış insan doğası anlatılır.

“Bağışlamanın Dört Yolu” ise iki yıl önce Metis yayınları tarafından bize sunulmuştu. Kitap dört ana öykü ekseninde insan özgürlüğü mücadelesi içinde feminist bir bakış açısıyla kadınların sorunlarını dile getiriyor. Werel ve Yeowe adlı iki gezegende kölelik sistemine karşı bir savaş sürdürülürken, esasında baskıcıların ve ezilenlerin tarafında kadınların iki kat köleleştirilmiş olduğu fark ediliyor.

İki kitabında baş rolünde kadınlar var ama ilkinde kapitalizme karşı bir bakış açısı varken, ikincisinde Ursula K. Le Guin son yıllarda giderek keskinleşen feminist tavrı gözüküyor.



Bilimkurgunun Üvey Kardeşi Fantastikkurgu



Pek bilinmez (veya bilinmez) ama muhafazakar bilimkurgucular, fantastikkurgudan pek hazzetmezler. Sanki entelektüel çevrelerin yıllardır bu iki türe getirdiği “kaçış edebiyatı” suçlamasının sorumlusu bu türdür. Ve sürekli olarak bilimkurgu ile fantastikkurgunun yan yana anılması sanki bu türün değerini düşürmektedir.

Oysa Ursula K. Le Guin söz konusu olduğunda ilginç bir istisna ortaya çıkmaktadır. Le Guin yazarlık kariyerinin ilk başında özellikle de bilimkurgunun en önemli ödüllerini kazanan eserleriyle tanınmıştır. “Mülksüzler” (The Dispossessed), anarşizm üzerine bir ütopya dünyayı anlatırken, “Karanlığın Sol Eli” (The Left Hand of Darkness) ise cinsellik üzerine etkili bir hikaye içeriyordu.

Karanlığın Sol Eli, insanlığın uzayı kolonizasyon çalışmaları sırasında oluşmuş çift cinsiyetliler üzerine bir topluma, o dünyaya dışarıdan gelmiş bir elçinin gözüyle bakıyordu. Yılın on bir ayı cinsellik olmayan bu dünyada fertler değişik dönemlere göre kadın veya erkek olarak toplumsal yaşantıda roller benimsiyordu.

Ursula K. Le guin yıllarca bilimkurgunun önemli eserlerini ürettikten sonra birden fantastikkurguda en önemli eserlerden biri kabul edilen ve onun çoksatan serisi Yerdeniz’in ilk kitabı “Yerdeniz Büyücüsü”nü (The Wizard of Earthsea) yazdı.

Kitap adalardan oluşan bir dünyada Ged adlı bir büyücünün hayatını ve ilk mücadelesini anlatıyordu. O dünyanın büyüsel temeli “sözcüklere” oturtulmuştu. Sözcüklere, kadim lisana… Ve bu büyüsel alt yapı bilimkurgu yazarlığından gelen inanılır bir kurgulamayla çevrilmişti.

Doğu felsefesinin etkilerini taşıyan bu kitap, fantastikkurguyu sadece ortaçağ toplumsal yaşantısı, kılıç-büyü, aksiyon üçlemesine oturtan ve pek de söyleyecek lafı olmayan eserlerin yanında yıldız gibi parladı. Fantastikkurguya genel okur gözünde de saygın kimlik verdi.



Bir Yazarın Cinsel Kimlik Arayışı



Yazarın eserlerinde görülen feminist tavır onun yazarlık kariyerinin ortalarından itibaren kendisini göstermeye başladı. Ursula K. Le Guin, ilk öykülerini ve kitaplarını o zamanki bilimkurgu çevrelerinin muhafazakar bakış açısı karşısında şans bulabilmek için takma erkek ismiyle çıkarmıştı. İlk eserlerinin çoğunda baş karakterler “erkek”ti.

Bakın bu durum için ne diyor:

“Feminist hareketle tanışmam geç oldu ve ağır gelişti. İlk yapıtlarımın tamamı nispeten erkek merkezliydi. Yerdeniz kitaplarının ikisinde hiç kadın yoktur, ya da ikinci planda kadın figürleri vardır. Kahraman öyküleri böyledir, hep erkeklere dairdir. Zaten birkaç feminist yazar dışında bilimkurgu 1960'lara kadar oldukça erkek egemenliğinde bir alandı. Bu alanda yazan kadınların çoğu takma ad kullanırdı.

Bu durum beni hiç rahatsız etmiyordu. Gelenek buydu ve mutluluk duyarak çalışıyordum. Ama giderek kimi rahatsızlıklar duymaya başladım. İlk feminist metnim 1967'de yazmaya başladığım “Karanlığın Sol Eli”ydi. Cinsiyet yapısını çözme yolunda ilk denemelerden biriydi. Herkes 'erkek olmak ne demektir, kadın olmak ne demektir,' diye soruyordu. Bu zor bir soruydu. “Karanlığın Sol Eli”nde cinsiyeti ortadan kaldırıp geriye ne kaldığını bulmayı denedim. Bilimkurgu böyle oyunlar oynamak için harika fırsatlar sunar.

Kendi yapıtımın bana artık dişi olanı ihmal edemeyeceğimi anlattığını yavaş yavaş anladım. 1977'de “Balıkçıl Gözü”nü yazarken, kitabın ortasına gelmeden kahramanım ısrarla kendisim yok etmeye çalışıyordu. Dur bakalım, dedim, sen kahramansın, böyle davranamazsın. Kitabıma ne olacak? Yazmayı bıraktım. Romanda bir kadın vardı, ama kadınlar üzerine yazmayı bilmiyordum. Ne yapacağımı bilmeden biraz uğraştıktan sonra feminist kuramda bana yol gösteren bir şeyler buldum.”

Gelecek, İnsan ve Bir Kadın

Ursula K. Le Guin anarşizm, feminizm, Tao ve Zen felsefelerinden etkilenen, alternatif toplum biçimlerine meraklı, kültür antropoloiye, siyasete ve psikolojiye yönelmiş bir yazar… Ama her şeyden önce hayal gücünün güçlü bir kalemi.

Belki de onun kitaplarıyla ilgili en güzel tespiti Oxford Times yapmış;

"Bazen bir kitabın kapağını açar ve beş-on sayfada önünüzde açılan dünyanın, içinde oturmakta olduğunuz odadan daha gerçek olduğu hissine kapılırsınız...”

Ursula K. Le Guin bize başka dünyaların, başka zamanların şarkılarını söylüyor, hikayelerini anlatıyor olabilir ama belki de yaptığı kendi hayatımızı daha güzel yapmak için beynimize ayna tutmaktan başka bir şey değildir.

Ursula K. Le Guin Kimdir?



Ursula K. Le Guin 1929 yılında Kaliforniya’da doğdu. Babası ünlü antropolog Alfred Kroeber, annesi yazar Theodore krober’dir. Radcliff ve Columbia Üniversitelerinde edebiyat eğitimi gördü. 1950’li yıllarda bilimkurgu ve fantastikkurgu hikayeleri yazmaya başladı. 1951'de tarihçi Charles A. LeGuin ile Paris'te evlendi. Üç çocuk dünyaya getirdi.

Önemli eserleri; “Mülksüzler”, “Karanlığın Sol Eli”, “Dünyaya Orman Denir”, “Rocannon’un Dünyası”, “Hayal Şehri”, “Sürgün Dünyası”, “Balıkçıl Gözü”, Bağışlamanın Dört Yolu”

“YERDENİZ SERİSİ”: “

1. Kitap: Yerdeniz Büyücüsü

2. Kitap: Atuan Mezarları

3. Kitap: En Uzak Sahil

4. Kitap: Tehanu

5. kitap: Yerdeniz Öyküleri
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:13 am

* *
düller:
--------------------------------------
Nebula Best Novellette nominee (1969) : Nine Lives
Nebula Best Novel winner (1969) : The Left Hand of Darkness
Hugo Best Short story nominee (1970) : Winter's King
Hugo Best Novel winner (1970) : The Left Hand of Darkness
Nebula Best Novel nominee (1971) : The LaThe of Heaven
Nebula Best Novella nominee (1972) : The Word for World is Forest
Hugo Best Short story nominee (1972) : Vaster than Empires and More Slow
Hugo Best Novel nominee (1972) : The LaThe of Heaven
Hugo Best Novella winner (1973) : The Word for World is Forest
Nebula Best Short story winner (1974) : The Day Before the Revolution
Hugo Best Short story winner (1974) : The Ones Who Walk Away from Omelas
Nebula Best Novel winner (1974) : The Dispossessed
Nebula Best Novellette nominee (1975) : The New Atlantis
Hugo Best Short story nominee (1975) : The Day Before the Revolution
Hugo Best Novel winner (1975) : The Dispossessed
Nebula Best Novellette nominee (1976) : The Diary of the Rose
Hugo Best Novellette nominee (1976) : The New Atlantis
Hugo Best Novellette nominee (1977) : The Diary of the Rose
Nebula Best Novellette nominee (1979) : The Pathways of Desire
Hugo Best Short story nominee (1983) : Sur
Nebula Best Novellette nominee (1987) : Buffalo Gals, Won't You Come Out Tonight
World Fantasy Best Novella winner (1988) : Buffalo Gals, Won't You Come Out Tonight
Hugo Best Novellette winner (1988) : Buffalo Gals, Won't You Come Out Tonight
Nebula Best Novellette nominee (1990) : The Shobies Story
Nebula Best Novel winner (1990) : Tehanu
Nebula Best Novellette nominee (1994) : The Matter of Seggri
Nebula Best Novella nominee (1994) : Forgiveness Day
Nebula Best Novellette winner (1995) : Solitude
Hugo Best Novellette nominee (1995) : The Matter of Seggri
Hugo Best Novella nominee (1995) : Forgiveness Day
World Fantasy Lifetime Achievement winner (1995)
Nebula Best Novella nominee (1996) : A Woman's Liberation
Hugo Best Novella nominee (1996) : A Woman's Liberation
Hugo Best Novella nominee (1996) : A Man of the People
World Fantasy Best Novella nominee (1996) : Ether OR
Hugo Best Novellette nominee (1997) : Mountain Ways
World Fantasy Best Novella nominee (1999) : Dragonfly



Θ



Bir Ölünün Eli Hepimizi İtiyor: ISAAC ASİMOV!...



E-Edebiyat Dergisi (Şubat.2004/Sayı: 59)



2004 yılı ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov ülkemizde yeniden gündeme geldiği yıl olacak… Altın kitaplar ve İthaki, bilimkurgu üstadının eserlerini yeniden basmaya başlıyor!



Genç bilimkurgu ve fantezi okurları çok şanslı; şimdilerde sırf bu türleri yayınlayan birçok yayımevi var… Her ay birkaç tane bilimkurgu ve fantezi kitabı çıkıyor. Oysa zamanında öyle miydi ya… Yılda bir – iki tane bilimkurgu kitabını yana yakıla arar bulur, birkaç kere okuyup ezberlerdik. O sıralar bu açlığımızı sırayla Çağlayan, Okat ve Baskan bilimkurgu serileri gidermeye çalışırdık. Bir de Altın Kitaplar’dan çıkan Asimov’lar ile…

Fotoğraflarında her zaman gülümseyen, epey uzun favorileri yanaklarından sarkan, kitaplarındaki karakterlerin yapılarından, diyaloglarından insan ilişkilerinde çok açık ve sıcakkanlı olduğunu anlayabildiğimiz Isaac Asimov’la ortaokula giderken bir arkadaşımın kütüphanesinde tanışmıştım. Kitabın üzerindeki bir uzay gemisi resmini ve İmparatorluk yazısını çok iyi hatırlıyorum. O kitap ve Asimov, hayal gücü geniş bir çocuğun sosyo-kültürel yaşamı durgun bir taşra kentinde en iyi dostu ve öğretmeni oldu.

Kitap daha ilk satırlarından itibaren beni resmen büyülemişti. Çok kitap okumuştum ama böyle bir bilimkurgu eseriyle ilk kez karşılaşıyordum. Daha ilk satırlardan galaksi imparatorluklarından, milyarlarca insanın kaderini etkileyen olaylardan, geleceği tahmin eden ve şekillendiren matematik denklemlerinden bahsediliyordu.

Kitap genç bir matematik öğrencisinin “taşra” diyebileceğimiz ufak bir gezegenden, Trantor adlı galaksi imparatorluğunun başkentine gelmesiyle başlıyordu. Başkent, koca bir gezegeni oluşturan tek bir yapıdan oluşuyordu. Gündüz ve gece ısı farklarından, güneşten enerji sağlanıyor, yirmi tarım dünyası bu devasa organizmayı beslemek için gemilerle yiyecek taşıyıp duruyordu.

Bu genç matematik öğrencisi daha başkente geldiğinin birinci gününde tutuklanıyor ve İmparatorluğa karşı ihanetle suçlanıyordu. Bu ihanet örgütünün başı ise bir matematik profesörü Hari Seldon’du.

Bir okur olarak zaten genç matematikçiyle beraber ile hikayenin içine giriyor, daha ilk sayfalarda onun gibi Trantor’un haşmetiyle sarsılmışken ihanet suçlamasının derdine düşüyordunuz. Fakat şok onunla bitmiyordu. Serinin ileriki kitaplarında bir efsaneye dönüşen Hari Seldon, genç matematikçiye şunu açıklıyordu: “Bir yüzyıl içinde Galaksi İmparatorluğu çökecek ve onu takip eden on bin yıllık bir kaos dönemi, ikinci imparatorluk kurulana dek insanları mahvedecek. Bizim amacımız bunu bin yıllık bir süreye indirmek.”

Hari Seldon bunu matematik denklemleriyle geleceği belirleyen psiko-tarih* bilimiyle yapacaktı. Görünüşte ise galaksinin küçük bir gezegenine yerleşen bilim adamı topluluğu dev bir galaktik ansiklopedi hazırlayacaktı. Oysa ilk kitaptan anlıyorduk ki, bu ufacık, imkanları kısıtlı Terminus gezegenine yerleşen bilim adamları topluluğu, II. Galaktik İmparatorluğu kuracaktı ve mütevâzi bir adı vardı: Vakıf!

Asimov, “İmparatorluk” adıyla çevrilen “Vakıf trilojisi”nin ardından Arzlı dedektifin maceralarının anlatıldığı Çelik Mağaralar, Güneşin Tanrıları ve Şafağın Robotları (Robot romanları) ile Türk bilimkurgu okuyucusunun gönlünde sağlam bir taht kurdu.

Peki, 500 (!) kadar kitabı çıkan, dünyanın en çok tanınan bilimkurgu yazarlarından Isaac Asimov kimdi?

1992 yılında ölümüne kadar A.B.D.’de yaşayan Isaac Asimov, Sovyetler Birliği’nde Smolensk yakınlarında Petrowitsch’de 2 Ocak 1920 yılında dünyaya geldi. (Asimov’un Arthur Koestler’in 13. Kabile kitabında belirtilen sonradan Yahudi olan Hazar Türklerinden olup olmadığı merak ediyor insan.) Ailesi ile birlikte 1923 yılında A.B.D.’ye göç Asimov’un çocukluğu Brooklyn’de geçti. Babasının isteği üzerine tıp okuyan yazarımız, aslında kimyayı çok merak ediyordu. Kısa süre Deniz Kuvvetlerinde görev alan Asimov, 1949 yılında Kimya doktorasını aldı, 1958 yılında tüm zamanını yazarlığa ayırabilmek için üniversitedeki öğretim görevinden ayrıldı.

Onun edebiyatla tanışmasını 1938 yılında kurulmuş olan “Gelecek Bilimleri Edebiyat Derneği” sağladı. Bu kulüpte ünlü bilimkurgu yazarları ve editörleriyle tanıştı. Asimov’un ilk öyküsü “Marooned Off Vesta” 1939 yılında Amazing Stroies adlı efsanevi pulp dergide yayınlandı. Daha sonra yazarlığında çok büyük etkisi olan Astounding Science_Finction Magazines adlı dergisinin sahibi ve editörü John W. Campbell onu himayesine aldı. John W. Campbell bilimkurgunun altın çağını yaratan birkaç kişiden biridir ve birçok yazarın yetişmesini sağlamıştır.

Campbell genç yazarları dergide topluyor, onlara konular, sadece başlıklar veya cümleler üzerine bilimkurgu öyküleri yazdırıyordu. (Örneğin Asimov’un ödüllü öyküsü Nightfall o çalışmaların birinde ortaya çıkmıştır. John W. Campbell’ın bin yalda bir gece olan bir uygarlığı anlatan bir öykü yazın demesi üzerine filmi de çekilen Nightfall ortaya çıkmıştır. Öykü de üç güneşli bir sistemdeki bir gezegende kurulan uygarlık, 1000 yılda bir gece ve yıldızlarla tanıştığı için insanlar çılgınlığa kapılmakta ve çılgınca her şeyi yok etmektedir.) O dönemde genç Asimov’un ortaya koyduğu ve eserlerinin temelinde bulunan Üç Robotik Kural ve Vakıf serisinin yazılmasında John W. Campbell’ın çok büyük etkisi vardır.

Asimov, “Vakıf Trilojisini” yazmaya gençken eline geçen, Roma İmparatorluğunu anlatan bir ansiklopedi sayesinde karar vermiştir. Bu triloji 1966 yılındı Cleveland’da tüm zamanların en iyi bilimkurgu dizisi olarak Hugo ödülünü almıştır. (Frank Herbert’in Dune ve Arthur C. Clark’ın Rama serileri Vakıf’ın gerisinde kalmıştır.)

İşin ilginci Asimov yavaş yavaş efsaneye dönüşen bu seriden uzun süre para kazanamamıştır. İşte üstadın kendi ağzından yaşadıkları:

“1941 yılının 1 Ağustos’unda yirmi bir yaşında genç bir delikanlı iken Astounding Magazine adlı dergisinin editörü John W. Campbell’ı görmek için sabırsızlıkla bekliyordum. Ona aklıma gelen bir bilimkurgu öyküsü fikrini açacaktım. Galaktik İmparatorluğun çöküşünü anlatan geleceğe yönelik tarihi bir roman yazmayı düşünüyordum.

Campbell tek bir hikaye yazmamı istemedi. Birinci Galaktik İmparatorluğun çöküşü ile İkinci Galaktik İmparatorluğun yükselişi arasındaki yüzyıllarca süren huzursuzluğu baştan sona anlatan bir dizi hikaye yazmamı istedi. Bu hikayeler Campbell ile benim beraberce görüşüp tartıştığımız psikotarih* bilimi ile geliştirilecekti.

Hikayeler öncelikle dergide yayınlandı yıllar sonra küçük bir yayımevi olan Gnome benim Vakıf hikayelerimi üç kitapta topladı. Vakıf, Vakıf ve İmparatorluk ve İkinci Vakıf…

Yayımevi küçük olduğu için reklam ve tanıtım yapmayınca kitaplar başarılı olamadı. Onlardan hiç para almadım.

1961 yılında o zamanlar Doubleday’daki editörüm Timothy Seldes, yabancı bir yayıncıdan Vakıf kitaplarını yayınlamak için talep geldiğini söyledi. Ben, “İlgilenmiyorum Tim. Bu kitaplardan telif ücreti de almıyorum,’ dedim.

Seldes dehşete düştü ve kısa sürede Gnome’dan telifleri alınıp kitap basıldı ve sürekli yükselmeye başladı. 1966 yılında Cleveland’da düzenlenen Dünya bilimkurgu kongresi’nde bu kategori ilk kez (ve son olarak) Hugo ödülüne aday gösterildi ve tüm zamanların en iyi bilimkurgu serisi ödülünü aldı…”

İşte böyle, Isaac Asimov’un farkında olmadığı bir şekilde sürekli yükselişe geçen Vakıf artık bir efsane olunca okurlardan yeni vakıf romanları için baskı gelmeye başlar. Asimov tam 32 yıl sonra seriye yeni kitaplar katar ve bu yeni kitaplar direkt New York Times’ın bestseller listesine girer.

Bu efsanevi seri bundan yıllar önce Altın kitaplar tarafından (Foundation – İmparatorluk 1983) Türk okuyucusuna sunulmuştu. Kitapların telifi geçtiğimiz sene genellikle bilimkurgu ve fantezi kitapları basmasıyla tanıdığımız İthaki yayımevince alındı. Ve Vakıf 2004 yılında genç Türk bilimkurgu okurlarıyla tanışmaya hazırlanıyor.

Asimov sadece Vakıf trilojisi ile bilinmez, insanlığın uzayda koloni kurduğu zamanlarda geçen Arzlı dedektif Elijah Baley’in maceraları da neredeyse Vakıf kadar sevilir. Bilimkurgu polisiye türünün bu baş yapıtları Çelik Mağaralar, Güneşin tanrıları ve Şafağın Robotları adıyla ülkemizde basılmıştı. Daha sonra bu seriye Kurtarıcı (Robot and Empire) katıldı, ki bu kitap Elijah Baley (Robot romanları) kitapları ile Vakıf arasında köprü kurar. Zira bu kitaptaki (Robot) Daniel, (Robot) Giskard’dan insanlığı koruma görevini alır ve R. Daniel on bin yıl sonra Hari Seldon’un hayatını etkileyerek, onun psiko-tarih bilimini geliştirmesini sağlarken karşımıza çıkar.

İşte 2004 yılı içinde İthaki’den Vakıf trilojisi ile birlikte Altın kitaplardan da Elijah Baley kitapları tekrar basılacak.



***



Asimov birkaç yüz öyküsü, 30’u aşkın romanı, sayısız bilimsel yazı ve değişik alanlarda inceleme kitaplarıyla çok üretken bir yazar olmuştur.

Kazandığı onlarca ödüle rağmen kitaplarının edebi yönü hep tartışılmıştır. Tasvirler ve anlatım yetersiz bulunsa da kurduğu dünyalar ve anlattığı öykülerdeki politik tavırlar, kitlelerin yönlendirilmesi, mantık dizimleri ile her zaman beğenilmiştir. Asimov’un kitaplarının çoğunda (tıpkı Ursula K. Le Guin’de olduğu gibi) uzaylılar karşımıza çıkmaz, Vakıf trilojisi Asimov’un çok sevdiği robotlardan da arınmıştır.

Ayrıca Vakıf serisi, öykünün geçtiği on bin yıl sonraki bir Galaksi İmparatorluğu için bilimsel açıdan çok yetersiz bulunur. Gerçekten de bu yetersiz teknolojik tablo ilk okuyuşta insanın dikkatini çekebilir ama Asimov bize esas olarak politik düşünceler, kitle yönetimleri, insan psikolojisi, mantık dizimleri üzerine bir yapıt sunduğu için okuyucu bu eksiklikleri dert etmemelidir.

Asimov’un yaptığına basit olarak Roma imparatorluğunu geleceğe taşımak diyemeyiz, bu eser daha çok toplumsal ve politik anlamda "bugün" ve "gelecek" yorumunu yapmaktadır. Asimov’un bilimkurgusu diyince aklımıza, politik yorum, strateji, mantık düşünce dizimleri gelir. Bu yüzden de Asimov’un eseri "politika" ve politikanın işleyişi üzerine kurulurken çok durağan kalır. Bu yüzdendir ki Vakıf serisi içinde kan gövdeyi götürmez, büyük savaşlar veya kahramanlıklar anlatılmaz, lazer silahları, atom topları konuşmaz, kitlelerin geleceği onlar adına karar veren iktidarda belirlenir. Bu anlatı yapısı ne yazık ki Asimov’un eserlerinin filme aktarılmasındaki zorluğu da ortaya çıkarmaktadır, çünkü eserler bir film için fazla çözümleyici düşünceye ve diyaloga sahiptir. Tüm bu yapı içinde Hari Seldon belki de doğaüstü veya kahramana en yakın kişidir.

“Kaderi” elinde tutan Hari Seldon Vakıf tarihi geliştikçe neredeyse mitolojik bir efsaneye dönüşür.



***
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:14 am

* *
Asimov’un eserleri bilimkurgunun sıcak ve gülen yüzlerinden biri olmuş, teknik ayrıntılar veya insancıl olmayan karakterleri yüzünden soğuk bulunan birçok bilimkurgu eserinden ayrılmıştır. Asimov’un kitapları arasında üç tane de biyografi vardır: 1979 yayınlanan IN MEMORY YET GREEN THE AUTOBIOGRAPHY OF ISAAC ASIMOV ‘1920 – 1954’, 1980’de yayınlanan IN JOY STILL FELT THE AUTOBIOGRAPHY OF ISAAC ASIMOV ‘1954 – 1978’ ve ölümünden sonra karısı tarafından basıma hazırlanan I, ASIMOV: A MEMOIR ‘1994’

Asimov 1973 yılında ilk karısından boşanıp psikiyatr Janet Jeppson ile evlenmiştir, 1977 yılında kalp krizi geçirmiş, troit bezi kanserinin tedavisiyle uğraşmıştır. Asimov’un hayatıyla ilgili ilginç bir nokta da onun Dünya masonlarının bir dönem başkanlığını yürütmesidir. (Doğrusu ondan iyisini bulamazlardı, bu bilgi nereden aklımda kaldıysa artık.) Bu büyük yazar, dünyaların ve tarihlerin yazıcısı 1992 yılında aramızdan ayrılmıştır.

Büyük üstad ölümünün 12. yılında hala eserleriyle gündemde ve yakında Ben, Robot adlı kitabındaki öykülerden ortaya çıkarılan bir film sinemalara gelecek. Belki çıkacak kitaplar ve eserlerinden beyazperdeye yansıyanlar onu hep gündemde tutacak.

Vakıf’ın bir yerinde Hari Seldon’un yıllar önce çizdiği denklemlere göre ilerleyen gelecekte kahramanlardan biri şunu der: “Hepimizi bir ölünün eli itiyor.”

Evet dostlar, hala itiyor!



--------------------------------------------------------------------------



* Psiko-tarih: Matematik denklemleri yoluyla toplumların geleceğinin hesaplanması çalışmalarıdır. Psiko-tarih, tıpkı üç robot kanunu gibi, insanın da bağlı olduğu kanunlar var mıdır gibi bir sorudan yola çıkıp gelişmeye başlamıştır.
* Üç Robotik Kural:

1- Bir Robot bir insana zarar veremez, ya da hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine neden olamaz.

2- Bir Robot, insanların verdiği emirlere uymak zorundadır. Ancak bu emirler birinci kuralla çeliştiği zaman durum değişir.

3- Bir Robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece varlığını korumak zorundadır.



(Kurtarıcı “Robot and Empire” adlı eserinde yıllar sonra bu kurallara bir yenisini daha eklemiştir Asimov. Zero kuralı dediği madde şudur:

0--- Bir robot insanlığa zarar veremez ya da etkisiz kalarak insanlığın zarar görmesine olanak tanıyamaz.... Bundan da şu sonuç çıkar.. Bir robot insanlığa zarar gelmesini önlemek için bir tek insana zarar verebilir.)



Θ
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:16 am

* *
Militasirst Yazarın Özgürlük Hayalleri: ROBERT HEİNLEİN!...



Radikal Kitap Eki (13.Şubat.2004)



Bilimkurgunun altın çağının en büyük ve tartışılan isimlerinden Robert A. Heinlein, en ünlü eseriyle nihayet Türk okuru karşısında: Yaban Diyarlardaki Yabancı!



Ülkemizin cılız bilimkurgu edebiyatı, üzerine tartışılacak çok az iş başarabilmiştir ama dünyaca ünlü bir yazara soğuk savaşın doruğa çıktığı yıllarda tavır alabilmiştir. Bu ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein’dir.

Heinlein’in ismi genel okur kitlemiz için çok bilindik bir isim olmayabilir. Belki, geçtiğimiz yıllarda Hollandalı yönetmen Paul Verhonen’in “Starship Troopers” (Yıldız Gemizi Askerleri) adlı filmini seyreden varsa bu ilginç yazarı tanımak için ilginç bir referans noktası bulmuş oluruz. Çünkü filme çekilen eser bu usta bilimkurgu yazarınındı…

Ülkemizde epey geç yayınlanan –Yıllar önce A.B.D. kesintiye uğratılmış değil, tam versiyonuyla hem de- “Stranger in Strangerland” (Yaban Diyarlardaki Yabancı) ile gündemde olan Heinlein, Almanya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1907’de Butler, Missouri’de dünyaya geldi.

Heinlein’in kendini bulduğu ve mutlu olduğu yer okul sonrası girdiği orduydu. A.B.D. Deniz kuvvetlerinde topçu subayı oldu. Ama görevinin beşinci yılında (1934) sağlık sorunları nedeniyle çürüğe ayrılınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı.

Matematik ve fizik üzerine aldığı eğitimde sağlık sorunları nedeniyle kesilince birçok işe girip çıktı. Bunlardan bazıları politika, mimarlık, ziraat ve madenciliktir.

Bilimkurgu yazarlığına epey geç yaşta ve tesadüflerle geçiş yaptı. Bir işe yaramama, ordudan çürüğe ayrılmanın kompleksi, bu alanda büyük bir azim ve hırs göstermesini sağladı.

İlk bilimkurgu öyküsü LIFELINE 32 yaşındayken (1939) Astounding Sci-Fi Magazines’in mayıs sayısında yayınlandı. Bu başlangıç Heinlein’in önündeki barajı yıkmış gibiydi, bundan sonraki aylarda çeşitli dergilerde öyküleri çıkmaya başladı.

II. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte orduya tekrar çağrıldı ve Deniz kuvvetlerinde teknik görevli olarak görev aldı, ayrıca radarın geliştirilmesinde de çalıştı.

1941 yılında Denver’da yapılan Dünya Bilimkurgu kongresine şeref konuğu olarak çağrıldı ve yine aynı yıl okurların anketinde en popüler yazar seçildi.

Savaş sonrası 1947’de bilimkurgu yazarlığına dönüş yaptı ve ardı ardına eser verdi.

Bazı eserleri filme de çekilen Heinlein’in 1951 yılında basılan “Puppet Masters” soğuk savaşın ayak sesleri hissedildiği yıllarda büyük bir ilgi ile karşılandı. Uzaydan gelen deniz anasına benzeyen yaratıkların insanları ele geçirdiği bu eser, belki de komünist tehlikeye karşı Amerikan halkının bilinçaltındaki korkusunu yansıtmaktadır.

Heinlein başta da belirttiğimiz gibi eserlerindeki militarist ve faşist yönetim yanlısı içerikler yüzünden tartışılan bir yazar olmuştur. Özellikle Starship Troopers’taki demokratik hakların geçerli olmadığı toplum yapısı ve bazı yazılarındaki faşizme benzeyen fikirler, otoriter yöneticiler hakkındaki tercihi bu açıdan kanıt gösterilir.

Heinlein bu tartışmalar nedeniyle bilimkurgunun bir kesimi tarafından dışlanmış, hatta Türkiye’de sol düşünceyi benimsemiş bilimkurgu kesimi içinde bile tartışılan, soğuk bakılan bir isim olmuştur.

İşte böyle bir ortamda Stranger in Strangerland hem okurların, hem de yazarın bizzat kendisinin beklemediği bir tepki yaratmıştır: Yaban Diyarlardaki Yabancı’da Mars’a keşfe giden Enwoy adlı gemide kazaya uğradıktan sonra sağ kalan Valentine Michael Smith’in hikayesi anlatılır. Michael, Marslılar ve onların kültürüne göre yetişir ve yıllar sonra başka bir dünya gemisi onu bulduğunda insan kültürüne olabildiğince yabancıdır.

Kitabın içindeki komünal yaşantı, serbest seks ilişkileri, iktidara karşı güvensizlik Heinlein’den beklenmeyen fikirlerdir ve çıktığı yıllarda A.B.D. ölçütünde küçük çaplı bir olay yaratır. Savaş sonrası hippi akımının yükselişe geçtiği yıllardır ve Hippiler bu kitabı kutsal kitap gibi kabul ederler.

Hatta o kadar ki Heinlein’in evinin çevresine hippi hayranları kamp yapmaya başlar, bir tür kutsal mekan olur. Oysa yazarımız askeri geçmişten de gelen etkiyle –Stranger in Strangerland içinde tersini yazsa bile- bunlara hala karşıdır ve hippilerden rahatsız olup evinin çevresine dört metre yüksekliğinde duvar ördürür.

Oysa yazarın eserlerine dönemsel bir açıdan bakarsak, Heinlein’in her yazar gibi deneyimlerinden faydalanmaktan başka bir şey yapmadığını görürüz…

Eserlerin militarizme rastlanır çünkü orduda kendini bulmuş ve iki dünya savaşı arasında büyümüştür. Ayrıca Alman kökenli bir aile olarak, elbetteki Hitler’in savaş sonrası Almanya’yı faşizm sayesinde nasıl yükselttiğini, morali bozuk, boynu bükük Alman gururunu nasıl ayağa kaldırdığını gözlemlemiş, uzaktan sempatiyle bakmış olabilerler. Unutmayın ki Almanya yükselirken A.B.D. 1929’daki Kara Perşembe sonrası ciddi bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ve savaşta İngiltere tarafını seçene kadar A.B.D. içindeki çok ulusluluk yüzünden tam konumunu belli etmemişti.

Genç Robert A. Heinlein o dönemler hakim olan güçlü insan özelliklerine göre sporda başarılı (1925’de A.B.D. Deniz kuvvetlerindeyken eskrim ve artistik buz patinajında dünya şampiyonu olmuştu.) ve orduda sevdiği yaşantıyı bulan biriydi. Nitekim sağlık nedenleriyle çürüğe ayrılmak bu konuyu onda kompleks yapmıştı.

Bilimkurgu yazarlığına başladığı zamanda Heinlein’in öncelikle sevdiği ordu yaşamındaki deneyimlerinden eserlerinde faydalanması ve birkaç yıl içinde başlayacak II. Dünya savaşının ayak sesleri nedeniyle eserlerinde totaliter, militarist konular gözükmesi doğal değil midir?

Üstelik II. Dünya savaşı ona çok sevdiği orduda tekrar görev alma imkanı sağlamıştır.

Savaş sonrası ise A.B.D.’yi içine alan komünizm –Cadı avı- ve nükleer savaş korku ile Soğuk Savaş dönemi yine Heinlein’i elbette etkilemiştir.

Gelin görün ki Heinlein esas olarak deneyimleri onu şekillendirse de bir “yazardır” ve bir yazarın kendisini belli bir ideolojiye sokmak yanlıştır bence. Nitekim Heinlein yaşantısı ona başka deneyimler sunduğunda Stranger İn Strangerland gibi eserler de vermiştir ve birçok eserinde baskıcı rejimlere karşı eleştirel bir tavra girmiştir.

Heinlein’in bir başka özelliği bilimkurgu okuru olarak nitelendirilmeyecek okuyucuları da kendisine çekmesidir. Stranger in Strangerland basıldığı yıllarda yedi milyon adet gibi bir satış rakamına ulaşmıştır.

Heinlein çok satılan eserleri dışında gençler için bazı bilimkurgu dizileri de yazmıştır.
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:17 am

* *
STRANGER IN STRANGERLAND



1988 yılında kaybettiğimiz bu büyük yazarın nihayet ülkemizde geçtiğimiz aralık ayında basılan kitabının ilginç bir de yazılma öyküsü vardır. Bunu genç yazarlarımıza örnek olarak sunmak isterim.

1920’li yıllardan itibaren modern bilimkurgu, fantezi ve korkunun gelişmesini Astounding Magazine, Weir Tales, Amazing Stroies gibi “pulp” tabir edilen dergiler sağlamıştır. Bugün “büyük” diye adlandırdığımız yazarlar bu dergilerde yetişmiş, eserlerini bu dergilere satmış, hatta daha sonra kitap haline getirilen eserler bu dergilerde yayınlanmıştır.

Örneğin korkunun üstadı H.P. Lovecraft yaşarken neredeyse hiçbir kitabı (çok başarısız bir deneme haricinde) basılmamış, bu dergilerdeki öyküleriyle ünlü olmuştur. Aynı şekilde Edgar Allen Poe, Conan’ın yaratıcı Robert Erwin Howard, Isaac Asimov, Fritz Leiber, Ray Bradbury, Robert Bloch… gibi yazarlar hep bu dergeler sayesinde tanınmıştır.

John W. Campbell, Hugo Gernsback gibi efsanevi editörler birçok bilimkurgu, fantezi, korku yazarının yetişmesini sağlamıştır.

Bu dergiler yazarlarını eğitmek ve teşvik etmek anlamıyla çeşitli çalışmalar yapardı.

Örneğin John W. Cambell Astounding S-F'nin sahibi ve editörüydü, onlarca bilimkurgu yazarını yetiştirdi. Neler mi yapardı?

Öyküleri okur, yanlışlarını düzeltirdi. Asimov'un ilk 20 öyküsü onun tarafından reddedilmiştir.

Genç yazar adaylarını dergide toplar ve ortaya bir cümle atıp onlardan bunun üzerine öykü isterdi. Bu toplantıların birinde şöyle bir cümle ortaya atıldı: "Her bin yılda bir karanlık olan bir gezegendeki uygarlığı yazın."

Asimov bunun üzerine "Nightfall" adlı öyküsünü yazdı. bu öykü Hugo ödülü aldı. Öykü de üç güneşli ve ancak bin yılda bir gece olan bir gezegen anlatılıyordu. daha önce hiç yıldızları, gökyüzündeki sonsuzluğu görmemiş insanlar bunun üzerine çıldırıyor ve tam bir kaos oluşuyordu.böylece her bin yılda bir uygarlık yıkılıyordu.

John W. Campbell başka ne yapardı: Örneğin okuyuculardan gelen bir sonraki sayının öykü isimlerini yazarlara dağıtıp öykü isterdi.

Bakın ünlü bilimkurgu yazarı Heinlein'in en ünlü eseri, bir bilimkurgu klasiği Stranger in Strangerland'ın çıkışını karısı nasıl anlatıyor:

"Astounding S-F dergisinin kasım 1948 sayısında editöre yollanmış bir okur mektubunda, bir yıl sonraki sayı için öykü isimleri öneriliyordu. bu başlıklar arasında Robert Heinlein tarafından yazılacak bir öykü de vardı: ‘Körfez’

O editör, John W. Cambell ve Robert arasında geçen uzun bir konuşma sonucunda okuyucunun başlıklarını verdiği öykülerin yazılması için yeterli zaman olduğuna karar verildi; bu sayı Kasım 1949'da çıkacaktı. Robert, o başlığı taşıyan bir kısa öykü yazmaya karar verdi. Diğer yazarların çoğu da bu oyuna katılmaya karar verdiler. bu konu, "Zamanda Yolculuk" adıyla anılmaya başlandı.

Robert'in sorunu, kendisine verilen başlığa uygun bir öykü bulmaktı. Böylece birlikte bir beyin fırtınası yaptık. Uygun olmayan diğer fikirlerin yanında ona, yabancı bir ırk tarafından yetiştirilmiş bir insan çocuğun öyküsünü önerdim. Robert, bunun bir kısa öykü için kapsamlı olduğunu söyledi ama bunu bir kenara not aldı. O akşam çalışma odasına gitti birtakım uzun notlar tuttu ve bunları bir kenara koydu.

"Körfez" başlığı için bir başka öykü yazdı.

Öte taraftan o sırada önerilen fikir "Stranger in Strangerland" oldu.

Kitabın Türkiye’de basılan versiyonun ilginç bir özelliği var: 1960’lı yıllarda A.B.D’de basılan orjinalinden epey uzun bir kitap bu.

Bu uzunluğun sırrı esasında Heinlein’ın kitabı ilk yayınlanırken yayıncının isteğiyle orijinal metni 220.000 kelimeden 160.000 kelimeye indirmesi.

Nihayet yıllar sonra Heinlein’in karısı kitabın telifi tekrar eline geçtiğinde bu kez ilk yazıldığı boyutunda basılmasını sağlayabilmiş.

Kitap yazar tekniği açısından eski tatlar içerse de, kült olmuş böyle bir kitap mutlaka okunmalıdır.





Heinlein’ın Türkiye’de yayınlanan bazı önemli eserleri:

Puppet Masters (1954 Merih’ten Saldıranlar - Çağlayan Yayınları / 1972 Merih’te panik Atak Yayınevi)

Doblue Star (1971 Uzayda İlk Oyun – Okat Yayınları)

Farmer in the Sky (1974 Yeni Dünyalara Doğru – Yağmur Yayınları)

Orphans of the Sky (1974 Uzayda Kaybolanlar – K Yayınları)

Revolt in 2100 (1975 2100 Yılında İhtilal – K yayınları)

Revolt in 2100 (1975 2100 Yılında İhtilal – Öz Yayınları)

Double Star (1995 İkiz Yıldız – Metis Yayınları)

Red Planet (1996 Kızıl Gezegen – Metis Yayınları)

Lost Legacy (1996 Kaybolan Miras – Metis Yayınları)

Have Space Sit Will Travel (1997 Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım – Metis Yayınları)

Stranger in Strangerland (2003 Yaban Diyarlardaki Yabancı – Artemis Yayınları)



Θ



“Ö” Günü Hepimizin Gerçekliğinde Sarsıcı Depremler Yaratır: BERNARD WERBER!



ÖLMEK Mİ ZOR, KALMAK MI?



E-Edebiyat Dergisi (Mart.2004/Sayı: 60)



“Karıncalar” eseriyle tanıdığımız Bernard Werber, yine her zaman gözümüzün önünde olan bir olguya başka bir gözle bakmayı beceriyor! Bizi, yaşamın ötesinde bir maceraya çıkarıyor: ÖLÜM KAŞİFLERİ!



Yerin dibinden yıldızlara dek

Ermediğimiz sır kalmadı pek

Her düğümü çözmüş insanoğlu

Ecel düğümünü var mı çözecek?

(Ömer Hayyam – Rubailer)



Doğayla haşır neşir olan her çocuk karıncalarla ilgilenir. Bu yorulmak bilmeyen küçük yaratıklar, onlara göre birer dev olan çocuklara güçlerini kanıtlamanın ve yaşamı gözleminin imkanını verir…

Ben de küçükken karınca izlemeye bayılırdım. İnsana yorulmadan izleyeceği heyecanlı oyun imkanları sağlıyorlardı. Daha sonra içinde yazarı yazmayan, mavi kaplı küçük bir çocuk kitabında bir karıncayla dostluk kuran çocuğun hikayesini okudum. O küçük dünyalarının dev sorunları karşısındaki mücadeleleriyle endişe duydum, çocukla dostluk kurmalarını uzaylılarla ilk temas kadar heyecanlandım, kış uykusuna yattıklarında sanki ölmüşlercesine üzüldüm.

O hikaye benim karıncalara bakış açımı değiştirdi. Bu küçük yaratıklara saygı ve sevgi duymaya başladım.

Bu çocukluk hisleri geleceğe de etkisinden bir şey kaybetmeden taşınmış olmalı ki birkaç yıl önce çıkan “Karıncalar” ve “Karıncaların Günü” adlı kitapları hemen alıp bir solukta okudum.

Kitapta yazılanlar gerçekten yanı başımızda olan, sürekli iç içe olduğumuz gerçekten büyük bir uygarlıkla ilgili önemli bilgilerdi. Hatta yazar, “Uzaylılar dünyaya gelse temas edilecek uygarlık olarak insanları değil, karıncaları seçer,” bile diyordu.

O yazarın adı Bernard Werber’di… “Karıncalar” ve “Karıncaların Günü” 17 dile çevrilerek dünya çapında büyük bir başarı yakalamıştı. Onun yazarlık gücü yanı başınızda olan ama bizim görmeye alıştığımız mucizeleri keşfetmekti.

Ve şimdi karşımızda Bernard Werber imzalı bir başka kitap daha var: ÖLÜM KAŞİFLERİ!

Bernard Werber ele aldığı konuları etraflıca araştırmayı ve bilgi yönünden bir şeyler vermeyi seven bir yazar. 1961 doğumlu yazarımız hukuk, kriminoloji ve gazetecilik eğitimlerinden sonra on iki yıllık bir araştırma sonucu yazdığı “Karıncalar” adlı eseri ile ismini duyuruyor. “Karıncalar Günü” ile bu eserin devamını getiriyor ve sıra yine uzun bir araştırma süreci sonunda “Ölüm Kaşifleri”ne geliyor.

“Ölüm” nedir? Elbette herkesin başına geliyor, belki de gündelik yaşantımızda sık sık karşımıza çıkması, buna rağmen çok da fazla üzerinde durmayıp, olağanüstülüğünün sık rastlanır olmasıyla örtüldüğü bir giz Ölüm.

Kitapta Michael Pinson ve Raoul Razorbak adlı iki çocuğun önce merakla, büyüyünce de bilim aracılığıyla ölüm dünyasını adım adım keşfi anlatılıyor. Yunanca Thanatos (Ölüm Tanrısı) ve Nautis (gezgin, kaşif) sözcüklerinin birleşiminden oluşan thanatonaunes (ölüm kaşifleri) etap etap öte dünyanın sırlarını çözüyor.

Konu adım adım ilerlerken Bernard Werber –Karıncalar’da iyi bildiğimiz metodolojisi ile birlikte- ölümü ve ölüm kıtasını bize her açıdan sunmaya çalışmış. Hiçbir açık bırakmamış…

Ölüm dünyasının ilk keşfedilişindeki zorluklar, kamuoyunun yaşadığı şok ve tepkiler, etap etap ölüm dünyasındaki ilerleyiş, zaman içinde ölüm kıtasından öğrenilenler ile bu dünyanın şekillenişi, her kültürde ve dinde ölüme bakış açıları kurgu içinde verilmiş. Bu ilginç macerayı anlatırken, yine de okuyucuyu hikaye içinde sürüklemek için gerekli olan kahramanları Michael Pinson ve Rouel Razorbak’ı odakta tutmayı becermiş yazar.

Bernard Werber böyle bir konuya girerken iki başarılı noktayı yakalamış; öncelikle ölümü tıpkı insanoğlunun keşfettiği kıtalar, uzay gibi değerlendirmiş. Bu açıdan bakılırsa ölüm gerçekten de gelecekte insanlığının keşif tutkusunun kapsamından kurtulamayacak. Flatliners filminde olduğu gibi öteki dünyaya kontrollü gidiş dönüş deneyleri her zaman yapılacaktır ve ciddi sonuçlar da elde edilebilecektir.

Bernard Werber’in ikinci başardığı nokta ise konuya yani Ölüm’e iki çocuğun bakış açısıyla yaklaşmayı seçmiş olması…

“Ölüm”ün ne kadar “olağanüstü” bir olay olduğunu, ilk tanıştığında sarsılan bir çocuktan daha iyi ne şekilde verebilirsiniz ki? Stephen King’in Türkçe’ye “Ceset” diye çevrilen “The Body” (Stand by Me adıyla büyük başarı kazanan bir de filmi yapılmıştı) adlı eserini hatırlıyorum. Kitapta ilk cesetlerini görmek için ormanın içlerine yolculuk yapan bir grup küçük çocuk anlatılıyordu. Bu anlamda Bernard Werber’in ölüme ilk başta çocuk algılamasıyla bakması önemli. Çünkü o satırlarda tüm okuyucular “Ö Günü”nü hatırlayacaktır. Yani kendilerinin de ilk ölümü öğrendiği, ölümle veya bir cesetle ilk tanışmalarını…

Şu bir gerçek ki insanoğlunun ÖLÜM’e bakış açısı içgüdüyle değil, aile ve çevre yoluyla öğretilmiştir.

Yani ölüm neden kötüdür, neden ölenin ardından üzülürüz? Ölümden niye korkarız?

Çocukluğumda öğrendiğim dinsel bilgilerle, karşılaştığım ölüm olaylarının bir çelişki yarattığını keşfetmiştim.

Çocuk mantığımla: “Eğer öte tarafta iyileri sonsuz bir mutluluk, cennet bekliyorsa ve iyi bir insan öldüğünde cennete gidiyorsa niye onun için üzülüyoruz? Eğer bir insan kötüyse ve öldüğünde cehenneme gidiyorsa niye onun arkasından üzülüyoruz?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Evet ölümü karşılayışımız, dini olarak bize verilen öte dünya kavramı ile bazı çelişkiler barındırıyor. Yoksa ölenin artık hayatımızda olamayacağı düşüncesiyle, yani kendimizi düşünerek mi üzülüyoruz?

“Ölüm korkusunun” tıpkı “kağıt para” sistemi gibi toplumsal genel kabul gören bir halüsinasyon olduğunu düşünüyorum. Çünkü ölüm korkusu olmasa bugün bildiğimiz ekonomi ve toplumsal yapı çöker.

Düşünün bir romanlardan, filmlerden ölüm korkusu çıkarılırsa kaç eser okunabilir kalır ki?!

Ölüm korkusu insana yaşama mücadelesi için motivasyondur belki. Tıpkı eşeğin ilerlemesi için önüne uzatılan havuç gibi…

Bernard Werber de romanın finalinde geldiği nokta ile aynı karara varmış sanırım.

Kitapta ölüm dünyası Moch 1, 2, 3, 4, 5 ve 6 gibi bölümlere ayrılmış. Her bölümün farklı bir yapısı var. Örneğin Moch 2’de anılar tıpkı kana giren zararlı maddelere saldıran alyuvarlar gibi ektoplazmalara (bedenden ayrılan ruh) saldırıyor, burayı geçtiğinizde ise Moch 3’de saf zevkler sizi bekliyor. Böylece ölüm kaşifleri Moch 6’ya kadar ilerleyebildiklerinde Cennetin kapısında melekler ile sohbet imkanı buluyorlar.

Kurgu içinde öbür dünyaya geçen ölüm kaşifleri arasında savaşların anlatıldığı ilginç bölümler de var. Zira ölüm kaşifleri geri dönebilmek için onları yaşama bağlayan kordonlarını koparmamak zorunda. Yapılan savaşta ektoplazmalar birbirlerinin kordonlarını koparmaya çalışıyor.

Kısacası romanı kurgu, konu, anlatım yönünden alırsak elimizde okunmaya değer bir eser var. Peki kusurları yok mu? Evet kitabın teknik olarak yapısı her ne kadar kusursuz olsa da “kuruluktan” kurtulamıyor.

Yani kitabı okurken şunu hissediyorsunuz: Yazar önce konuyu bulmuş, çok iyi araştırmış, metodolojik bir çalışmayla çatısını çıkarmış, karakterleri oluşturmuş, iyi notlar tutmuş, çeşitli sorular sorarak “Şu olursa, ne olur?” gibisinden sorularla konuyu ilerletmiş hiçbir açık bırakmamış. Eeee, o zaman sorun nerede?

İşte sorun bu hissettiğiniz gelişme içinde yazarın size hazır olduğunuzu vermesi ama sürprizi yaratamaması. Yazar konuya oldukça sıkıcı bir bakış açısından bakmış. Keyfin ismi var ama varlığı anlatım içine sızmamış.

Yazar olarak “keyfin” bir eserde unutulmaması gereken karışımlardan olduğunu düşünürüm. Belki çok basit bir bakış açısı olabilir ama iyi eserler insanda acıkma duygusu yaratabilmelidir.

Esasında yazdıklarından yola çıkarak yazar psikoanalizleri yapmak hatalı olabilir ama Bernard Werber’in diğer kitaplarını da okuduğum için bu yazarın insan ilişkilerinde bir eksikliği olduğunu söyleyebilirim. Bu eksiklik esere “kuruluk” ve okuyucunun karakterlere yaklaşamaması şeklinde yansımış. Ölüm gibi bir konunun işlenmesinde “melankoli” ve “duygusallığın” esere iyice yedirilmesi gerektiğini düşünüyor insan. Tamam kitapta ölüm, ötesi var ama “yaşama sevinci, yaşamın güzellikleri” nerede?

Yazarın düş gücünden yaşam da, öte dünyada oldukça sıkıcı kalmış. İtiraf etmem gerekir ki ben Bernard Werber’in hayal ettiği öte tarafı istemem.

Bu açıdan kitabın başında kokusunu aldığınız epik fantezi tarzı, yazarın esasında Clive Barker (Yakında size tanıtacağım epik fantezinin baş üstadı) gibi konuya yaklaşsa hedefi tam ortasından vuracağını, ya da bu konuyu Clive Barker’ın o muhteşem imgelemesiyle yazması gerektiğini düşündürtüyor insana.

Zaten kitabı okurken insan sürekli olarak kurulan alt yapıya başka ne tür konular dikilebilir diye hayallere dalmış buluyor kendini.

Bütün bunlara rağmen Bernard Werber saygı duyulacak bir araştırma ve yaratım süreci sonunda hepimizin bildiği ama değerini tam da vermediği “ölüm” gibi zor bir konuyu işlemiş ve altından kalkabilmiş.

Yazarın kurduğu öte taraf kurgusunun birçok okuyucuyu tatmin edeceğini söyleyebilirim. Bırakın kurguyu “ölüm” üzerine konuyu keserek verilen bilgiler de oldukça ilginç. Bernard Werber her kültür, inanış ve dini açıdan ölümün, öte taraf inancının ne olduğunu kitabın içinde veriyor.



Θ
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:17 am

* *
Düş, Kan ve Tenin Lordu: CLİVE BARKER!..



E- Edebiyat Dergisi (Nisan.2004/Sayı: 61)





İyi bir yazar kendine karşı olabildiğince açık ve samimidir. Bu açıdan Clive Barker meslektaşlarının kıskanacağı bir konuma ulaşmış. Epik fantezinin tartışılmaz üstadı giderek daha çok okuru kendine hayran bırakıyor.



Korku edebiyatının geleceğini gördüm…

Adı Clive Barker’dı.

Stephen King



Genç okurlar bazen fantastikkurgunun çıkışı bittiğinde yerine ne geleceğini sorarlar. Benim buna yanıtım her zaman epik fantezidir. Stephen King bazı kısa öykülerinde bu türün tadını yakalamışsa da, epik fantezinin, başka bir deyişle düş, kan ve tenin lordu tartışılmaz bir şekilde Clive Barker’dır.

Esasında Clive Barker çok yönlü ve üretken bir sanatçı… Sadece yazarlık ile değil, sinema-tiyatro yönetmenliği, senaryo yazarlığı ve ressamlığı da ünlü. Ama biz bu çok yönlü sanatçılığın sadece yazarlık kısmı üzerinde durmaya çalışalım…

Yazarımızın, geçtiğimiz ay Günışığı Kitaplığı’ndan “Zaman Hırsızı” adlı çocuk kitabının 3. baskısı piyasaya sürümü oldu. Size onu tanıtma bahanemiz de bu olsun…

Clive Barker Türkiye’de okurların birbirlerine tavsiyesiyle yavaş yavaş yayılan bir üne ve sadık bir hayran kitlesine sahip. Bu nedenledir ki, Oğlak yayınlarına bağlı Maceraperest kitaplarından çıkan birkaç kitabı yıllardır kitapevi raflarından eksik olmaz.

Ben, Clive Barker gibi bir yazarı şaşılacaktır ki ilk kez yönetmenliği sayesinde tanıdım. Senaryosunu kendi yazdığı Hellraiser korku türüne yeni bir soluk getirmişti bir dönem. Filmde cehenneme bir kapı açan gizemli küp ve kara ihtiraslarının peşinden “tenin açlığına” mahkum olan İğnekafa anlatılıyordu.

Bu filmden sonra Altın Kitaplar yazarın kısa öykülerinden olaşan “Kan Kitabı” (The Book of Blood) ile küçük bir deneme yaptı. Bu kitaptaki dehşet, insanın derinliklerinde gizli ihtiras ve korkular o kadar sertti ki bu imgelem Türk okuyucusunda hemen kabul görmedi.

Ve altın yumurtlayan tavuk Maceraperest kitaplarına nasip oldu. Kısa sürede Kabal, Lanetlenme Oyunu, Kutsanma Ayini ve Galilee Clive Barker’ın inanılmaz düş gücüne hayran bir okur kitlesi yaratmaya başladı.

5 Ekim 1952 Liverpol doğumlu yazarımızın, başarıya uzanan kariyer öyküsü, çabası, çalışkanlığı ve yaratıcılığı birçok genç yazar adayına örnek olmalı esasında. Bu açıdan kitaplarının içine sızan düş dünyasının çok ötesinde gerçek hayata tırnaklarıyla asılan bir kariyer bu…

Clive Barker’ın düş gücüyle olan ilk bağlantısı tiyatro alanında kendini gösterdi. Liverpol Üniversitesi’nde edebiyat ve felsefe okuduktan sonra 21 yaşında Londra’ya taşınana kadar iki yıl bir tiyatro grubunda çalıştı.

Londra’ya taşındıktan sonra kendi yazdığı oyunlar için bir tiyatro grubu kurdu. Ama ilk yıllar başarısız ve sıkıntılı geçti. Bu oyunlar daha sonra yazarlığında ön plana çıkacak olan fantastik, erotik ve korku öğelerini barındırıyordu. Sekiz yıl boyunca bu başarılı yazarın sponsoru işsizlik aylığı oldu. (Darısı bizim başımıza, J.K. Rowling de bu işsizlik aylığı ile geçinmişti bir süre. Demek ki genç yazar adaylarına sıkıntılı olsa da, bir süre böyle bir geçim kaynağı sağlamak gerek.) Edinburg Festivali’nde sergilenen History of Devil oldukça beğenildi ve başarılı iki sezon geçirdi.

Bu sırada yaratıcılığı kısa öykülere yönelmişti. İlk yazdıklarını basılma ümidi olmadan bir yayıncıya götürdü. Yayıncı bu hikayelerden daha fazlasını isteyince Book of Blood’un (Kan Kitabı) ilk üç cildini sekiz aylık bir süre içinde yazdı.

1983’de basılmaya başlayan bu kitaplar ilk zamanlar çok büyük bir başarı kazanmadı. Onun ününü büyüten sinema yönetmenliği oldu. Hellraiser filmi Clive Barker ismini büyük kitlelere duyuracaktı. Film Barker’ın “The Hell Bound Heart” adlı kısa romanının uyarlamasıydı. Cehennemi yaratık Pinhead (İğnekafa) ile bir korku ikonu yaratmayı başardı.

Esasında Clive Barker’ın Hellraiser’dan önce Salome, The Forbidden ve Underworld adlı filmlerle sinemayla ilgisi olmuştu ama bu cehennemi film bir milyon dolarlık bütçeyle çekilip, yirmi milyon doların üstünde bir hasılat yaparak büyük başarı sağladı. Daha sonra Hellraiser’ın iki devam filmi Clive Barker’dan bağımsız yapıldı.

Clive Barker’ın sinemayla ilgisi Nightbreed (Kabal’ın filmi), Candyman (bir kısa hikayesinden filme uyarlanmıştı), Lord Of Illusion gibi filmlerle sürdü. Ayrıca çeşitli televizyon projelerinde de çalıştı ama başta belirttiğim gibi bizim derdimiz yazarlığı.

Kan Kitabı serisinin ilk üçü belli bir başarı sağlamıştı. Ama yazarlıkta ismini duyuran Damnation Game 1985 (Lanetlenme Oyunu) adlı romanı oldu. Roman Clive Barker’ın muhteşem düş gücüyle şahlanan faustvari bir konuya sahipti.

Lanetlenme Oyunu’nun ardından İngiltere’de Kan Kitabı’nın ikinci üçlüsü olarak anılan kitaplar ABD’de; The Inhuman Condition, In The Flesh, Cabal olarak yayınlandı. (Book of Blood 6 olarak yayınlanan kitabın içindeki Cabal öyküsü ayrı bir roman oldu, daha sonra Volume 6 içine Cabal yerine iki öykü ilave edildi.)

Bu kitapları farklı boyut konusunu içeren Weaveworld (1987), Hollywood, seks ve korkuyu içeren The Great and Secret Show (1989), peygamberlerin, büyülerin, tanrıların serpiştirildiği Imajıca (1991) takip etti. Bu üç kitap da henüz Türkçe’ye kazandırılmadı.

1992 yılında The Thief Always (Zaman Hırsızı) adlı, içinde kendi çizimleri olan bir çocuk kitabını çıkartarak okuyucularını şaşırttı. Ardından The Great and Secret Show’un devamı olan Everville (1994), sanatının olgunluk çağına girişini belgeleyen muhteşem Sacrament 1996 (Kutsanma Ayini), Galilee (1998) geldi.

Bu kitapların arasına çizimler, sinema ve televizyon projeleri, hatta bilgisayar oyunları girdi.

Clive Barker 1991’den beri Beverly Hills’de yaşıyor. Son olarak Coldheart Canyon adlı bir roman ve Abarat adlı bir çocuk kitabı serisi üzerinde çalıştı.

Gelelim onun sanatına… Clive Barker’ın yazım türü epik fantezi olarak adlandırılmakta. Epik fantezi, tür olarak modern korku ve klasik gotik türüne yakın ama etkili imajları, destansılığı ve korkunun içinde her zaman var olan erotizmi kullanma tarzıyla günümüz insanının korkuya bakış açısına daha çok hitap ediyor. Benim bildiğim kadarıyla bu türün ilk ürünlerini veren de Clive Barker zaten.

Anlatımdaki teknik üstünlük, seksin ve dehşetin kullanım tarzı dışında bir destansılık ile korku sanki onurlandırılıyor. Zaten türü modern bir mitoloji olarak algılatacak epik sıfatı da buradan kaynaklanıyor.

Clive Barker esasında klasik korkunun kaynaklarına yan bir kapıdan bakıyor; örneğin onun da ölümsüzleri var, aramızda yürüyen tanrıları ama bunlar yaşayabilmek için insan kanı içmiyor. Onun da üstün güçleri olan ve kişilerle ruhları üzerine anlaşma yapan yaratıkları var ama bunlar Şeytan değil. Onun da yaratıkları, ucubeleri var ama bunlar kahramanları öldürmek yerine, daha korkunç bir biçimde yaşamlarını damgalıyorlar.

Kabal’da olduğu gibi bizim değer yargılarımızla da oynuyor yazar. Tıpkı gecenin çocukları arasına kabul edilmeye çalışan masum Boone gibi bizi de tekinsiz ve bildiğimiz gerçekliğin dışındaki bir dünyaya kabule zorluyor. Okur katil değil, okur basit ölümlü ama ölümsüzlerin, büyülerin, gecenin çocuklarının, kanlı düşlerin, farklı boyutların içine çekiliyor. Onları kabule zorlanıyor.

Zaten Barker öyle bir yazar ki, okur onu tanımaya başlarken şart koşamaz. Çünkü yazar sadece kelimelerini değil, kendi hayal dünyasını, yargılarını, tekinsiz yaratıcılığını kabul ettirir ona.

Clive Barker’ın baştan beri söylediğimiz en önemli özelliği sınır tanımaz ve sansürsüz imge dünyası. Bu dünyada her şey akışkan ve olabildiğince parlak renkte. En hastalıklı olan duygular ile göz alıcı renklerle bezenmiş bir sanat eseri gibi…

Clive Barker yazarlığın Salvador Dali’si gibi… Kesinlikle sizin kurallarınıza, içinde oturduğunuz odanın gerçekliğine uymuyor. Sizi kendi dünyasına davet ediyor. Kırmızı mumla damgalı davetiyeniz de anlatım gücü…

Clive Barker’ın anlatımında, diyaloglarında, konularında bir kusur gözükmüyor. Zaten bırakın okurları, meslektaşı, düş gücüyle ünlü yazarları bile kendine hayran bırakan bir yaratıcılığı var. Okur veya yazar olarak asla onun yazdıklarına hazır olamıyorsunuz.

İlle de kusur ararsanız finallerinde bunu bulabilirsiniz. Clive Barker’ın o destansı kitaplarının finallerinde bir boş nokta olmalı. Zira kitaplarını defalarca okuduğum halde hiçbir kitabının finalini hatırlamıyorum!

Yani başlangıçlar harika, konu insanı bir zevk denizi içinde yüzdürüyor ama gelin görün ki kitaplar nasıl bitiyor hatırlamıyorum. Kısacası etkileyici finaller yapmıyor yazar. Acaba düş gücü bitmez mi dedirtmek istiyor, yani hikaye devam ediyor mu demek istiyor?

Belli olmaz belki onca sarsıcı hayal gücü kalesinden sonra finaldeki birkaç sur insana etkili gelmiyor olabilir.

Clive Barker’ın kitaplarında dikkatimi çeken bir diğer özellik de o uzun romanların içinde birkaç sayfa içine sıkışmış olan yan hikayelerin değeri. Örneğin Lanetlenme Oyunu’nun başındaki yıkıntı Varşova’nın sokaklarındaki Hırsız’ın, Galilee’deki Hazar kıyısında ölümsüzlerle karşılaşan balıkçının, Kabal’da Midian’ı yurt edinmiş gecenin nesli ile ilgili verilen bilgilerin insanın ağzını sulandıran izdüşümleri…

İnsan kitapları okurken bu kısa anlatımların da tek başına romanlarının yazılabileceği hissinde kaybolup gidiyor.

Clive Barker’ın kitaplarında dikkati çeken şeyin sınırsız ve sansürsüz erotizm, dehşet ve hayal gücü olduğunu söyledik. Bu açıdan takdir edilmesi gereken şey, yazar kendi içine iyi dalabilmiş olması. Elbette hayal gücümüzün sınırsızlığı içimizde saklı ve ancak insanoğlu kendi içine dalabileceği kadar cesurdur. Bu cesurluk Barker’da hayranlık uyandırıcı… Bu aşamada yazarın eşcinsel olduğunu söylemenin vakti geldi!

Barker eşcinselliğini saklamayan, hatta eserlerinde bunun ipuçlarını bulabildiğiniz bir yazar. Kendi ifadesiyle, “Kendimi kadınlarla ilişkili bir eşcinsel olarak tanımlarım,” diyor. “Tamam, ben eşcinsel bir yazarım. Bu şekilde tanımlayabildiğim için mutluyum, bu şekilde tanımlanabildiğim için gururluyum… Bir erkek arkadaşım olduğu ve bunu açıklamazsam üzüleceği için değil. Fakat bunu açıklamanın önemli olduğunu düşünüyorum; kendime aş bunu diyorum.”

Clive Barker’ın hayal gücündeki o tanımlanamaz diyarların kokusu, belki de bu seçimindeki karakter yolculuğunda yatıyor. Ancak bir eşcinsel, cinsel seçiminde olduğu konumdan başka diyarları gezmeye gider. Eğer bir dişiyseniz dişiliği, bir erkekseniz erkekliği çok yakınızda bulursunuz ama eşcinsellik diyarına varmak için bazen çok tehlike dolu ara toprakları da aşmanız gerekecektir. Ve ben Clive Barker için stilini oluştururken bu seçimin çok etkili bir karışım miktarı olarak yaratıcılığının içine sızdığını düşünüyorum.

Clive Barker üretken bir yazar olmasının ötesinde birçok genç yazar adayının veya büyük yazarı hayran kitlesine katmış durumda. Yazının başında duran Stephen King’in sözü gibi… Modern korkunun üstadı başka bir yazarı işaret ediyor, hem de egosunu yıkarak. Fakat iki yazar da bir başka sorunu paylaşıyor: Sırf korku yazarı diye damgalandıkları için okurların bir bölümüne ulaşamamak.

Stephen King de bazen sırf korku yazarı diye ünlendiği için onu okumayanların sıkıntısını anlatılır. Oysa bu okurlar onun yaratıcılığını bir şekilde tatmıştır ama bunu bilmezler. Örneğin karşılaştığı bir kadın okur, hiçbir kitabını okumadığını söyleyince Stephen King, Esaretin Bedeli ve Benimle Kal gibi iki filmi seyredip seyretmediğini sorar. Aldığı yanıt evettir ve filmler çok beğenilmiştir. İkinci aşamada onları da kendisinin yazdığını söylediğinde bir inandırıcılık sorunu yaşanır.

Clive Barker’ın da dertlerinden biri eserlerinin kitapevlerinde korku bölümüne konulması, salt bir korku yazarı olarak anılmasıdır. Yazar son zamanlarda yazdığı çocuk kitapları üzerine, “Hala kendinizi bir korku yazarı sayıyor musunuz?” şeklindeki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Kendimi sadece yaşlı bir yaratıcı yazar olarak sayıyorum. Eserlerim korku raflarına yönelmiyorlar. Ama orada bulduğumda, ben onları oradan almaya yöneliyorum.”

Evet çok yaratıcı, çalışkan, bir türün tartışılmaz en büyük ismi… En önemlisi hayal gücünün taçlı generali. Düş, kan ve tenin lordu: Clive Barker. Bence onunla mutlaka tanışmalısınız.
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:17 am

* *
TÜRKÇE’DE CLİVE BARKER:



BOOK OF BLOOD -1 / Kan Kitabı – Altın Kitaplar (1996): Kitabın içinde hepsi birbirinden etkili altı dehşet öyküsü var. Özellikle Domuz Kanı ve Gece Yarısı Et Treni adlı öyküleri okumanızı öneririm.



THE THİEF OF ALWAYS / Zaman Hırsızı – Günşığı Kitapları (1999): Türkçe’de okumadığım yegane Clive Barker kitabı. Konusuna bakarsanız: Bin yıldır ayakta duran bir sayfiye evin içindeki sırları fark eden Harvey adlı bir çocuğun maceraları. Yarı açık dolap kapaklarının gölgelerinde gizli sırların, yatak altında gizli dünyaların hikayesi… (Kitabın 3. baskısı şu sıralar tekrar kitapevi raflarında…)



DAMNATION GAME / Lanetlenme Oyunu – Maceraperest Kitaplar (2000): Clive Barker yaratıcılığı ile başka bir anlam bulmuş Faustvari bir eser… II. Dünya Savaşı sonunda, yıkıntı halindeki Varşova’nın sokaklarında kazanacağı bir oyunun arayışındaki Hırsızın kaderi lanetli bir anlaşmayla sonuçlanıyor. Anlaşma ona başarı ve zenginlik getiriyor, ta ki bir yerlerde çark bozuluncaya kadar…

Son Avrupalı Mamulyan, Jilet-yiyici kabilesinin son üyesi ile ihanet edilen anlaşmanın cezasını vermeye çalışırken bu garip ve tehlikeli dansa bir hapishane kuşu Marty Straus istemeden karışıyor. Marty ve lanetli anlaşmanın sahibi Joe Whitehead’in güzel kızı Carys kurban edilmekten kaçmaya çalışıyorlar.



CABAL / Kabal – Maceraperest Kitaplar (2000): Kabal doktoruyla, psikolojik sorunlar içinde bulaşan bir hastanın ölümcül oyunuyla başlıyor. Doktor adım adım hastasını bir seri katil olduğuna inandırırken, önüne cinayetlerinin fotoğraflarını sunarken esasında katil kendisi… Ve hasta Boone bu suçların vicdani yükü altında, kendi günahkarlığının kabul edileceği efsanevi bir ülkeye Midian’a yolculuğa çıkıyor. Midian gecenin nesli diyebileceğimiz, hepsi farklı garabetlikler barındıran bir grup yaratığın oluşturduğu bir yer ve Boone onların arasına katılmaya çalışıyor.

Kitap baştan sona insanı sarsan bir gerçeklik ve yazarın farklı değer yargılarıyla yazılmış. Bu açıdan sanki yazar sizin beyninizle oynuyor. Tıpkı Dr. Decter’ın cinayetlerini hastasına yüklemesi gibi, yazar da yavaş yavaş sizi istediği yere çekiyor.



GALİLEE / Galilee – Maceraperest Kitaplar (2000): Galilee ise biri ölümsüz, biri ise onlarla bir tür garip ilişkiyi sürdüren köklü ve zengin bir Amerikan ailesinin hikayesini anlatıyor. Bu ölümsüz ailenin kendi iç sorunları ve ilişkileri varken, bir yandan da sorunlar Amerikan zengin hanedanın dejenere olmuş yapısı ile çetrefilleşiyor. Bu iki tarafı da çürüten bağlantının kökenleri ise Amerikan iç savaşı sırasında Galilee tarafından atılıyor. Galilee yeryüzünde yürüyen bir Tanrı. Şımarık ve hareketlerinin sorumluluğunu zamanında almayan bir ölümsüz…



SACRAMENT / Kutsanma Ayini – Maceraperest Kitaplar (2001): Kitap ise bir tür kader kesişmesi ile başlıyor… Küçük bir çocukken garip bir çiftle tanışan Will Rabjohns’un kaderi damgalanıyor. Başarılı bir fotoğrafçılığa uzanan yaşamı boyunca sürekli o çifti arıyor. Arayış Rukenau adlı başka bir boyutta, canlı bir eve kadar sürüyor. Bizim dünyamızda ama bize çok yabancı bir ev o…



Θ



Kule seni Çağırıyor: STEPHEN KİNG!



E-Edebiyat Dergisi (Mayıs.2004/Sayı: 62)



Ünlü korku yazarı Stephen King devasa serisi Kara Kule’yi tamamladı. Serinin beşinci kitabı “Calla’nın Kurtları” kısa bir süre önce Altın Kitaplar’dan çıktı ve gerisi de Amerika ile aynı anda Türk okuruyla buluşacak.



***



Rakamla 731, yazıyla yediyüzotuzbir sayfalık bir kitap “Calla’nın Kurtları”… Bu size bir şey ifade ediyor mu? “Kara Kule” serisinin beşinci kitabı desem… Korkunun efendisi, çoksatar eserlerin markası, bu sene Amerika’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Ulusal Kitap Vakfı’nın ödülünü alan Stephen King’in kitabı desem… Fantastik bir kitap desem…

Anlaşıldı, anlaşıldı bu kitabı değerlendirmek için “Kara Kule” serisini ve Stephen King’i size anlatmam gerekiyor. İsterseniz her şeyi biraz basitleştirerek başlayalım…

Kara Kule “yolculuk” türünde bir kitap... Yani bir görev vardır ve çoğunlukla daha önce birbirini tanımayan bir grup bu zorlu görevi başarmak için zorlu, tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkar. Yaşadıkları maceralar onları birbirlerine, tehlikelerde okuyucuyu onlara bağlayacaktır. Sonuçta hepsi birer kahraman olup çıkacaktır. Bu açıdan -yazarının da itiraf ettiği gibi- Yüzüklerin Efendisi ile bir akrabalığı var. Bu benzerlik sadece kitabın türüyle sınırlı değil…

Mekanımız Orta Dünya… Tolkien’in Orta Dünya’sı değil ama isim olarak kullanılması garip tabii… Ayrıca Yüzüklerin Efendisi’ndeki kötülerin başı Sauron’u anımsatan bir Kızıl Kral var. Ve tıpkı oradaki gibi kötülüğün şekillendiği kıpkırmızı bir göz!... Tamam, tamam en iyisi benzerlikleri saymayı kesip Stephen King’in ne dediğini öğrenelim:

“Bana göre, 60'lı yıllarda ve 70'lerin başlarında genç, fantezi yazarları bu kitaplardan etkilenmeye başladı… Ben de bu öyküleri okuyan yazarlardan biriyim ve öykülerin büyüleyici havasına bayıldım. Şövalyeler fikri hayal genişliği bu heyecanlı öykülerin uzun sürede yazılması ve heyecanını hiç yitirmemesi aklımı başımdan aldı. ‘Bende böyle bir şey yazmak istiyorum,’ dedim. Birinci öyküyü yazmaya başlarken, kendime, ‘Çok çok dikkatli olmalısın, yoksa Tolkien'in taklitçisi olup çıkarsın,’ dedim. Böyle yapmak istemiyordum çünkü... Ama şövalye düzeni kurmak için gösterdikleri çabayı ve başka bir dünyaya gitmek istemelerini çok sevdim.”

Evet yeri geldi söyleyelim; Stephen King “Kara Kule” serisi 1970’li yıllarda yazmaya başlıyor. Bu tarih ilk kitabının (Göz-Carrie) yayınlandığı 1973 yılından epey geride. Diyebiliriz ki onun en amatör heyecanla yazmak istediği, kalbinden gelen öykü bu. Daha yazarlığa evriminin ortasında, sevdiği yazarlara öykünen bir okurun, “okumak istediği kitabı yazma hevesi” bu!

Çevresinde bu kadar dolaştıktan sonra genel hikayeyi biraz özetleyelim isterseniz. Yoksa hiç King’i okumamış veya henüz Kara Kule kitaplarıyla tanışmamış okurlarımız ilgisini kaybetti, kaybedecek…



ROLAND ADLI BİR ÇOCUK KARA KULE’YE GELDİ



Stephen King’in en baştan beri altını çizdiği gibi bu devasa serinin ilham kaynağı şair Robert Browning’in “Childe Roland to the Dark Tower Came” adlı uzun şiiri... Ve macera Roland adlı silahşörün çürümekte olan bir dünyada Walther adlı güçlü ve kötü bir büyücüyü takibiyle başlar.

Bu kitapta Roland’ın hızla yok olmaya kayan, çürüyen, eskiyen, zamanın bile dengesizleştiği dünyada Gilead adlı yıkılan bir krallığın prensi olduğu öğreniriz. Bunun sorumlusu güçlü büyücü Walther ve onun patronu Marten (King’in başka kitaplarında karşımıza çıkan Şeytani varlık Randall Flagg), yani Kızıl Kral’ın adamlarıdır.

İlk kitapta Roland bir görevi olduğunu öğrenir: Kara Kule’yi kurtarmak.. ve bunun için seçimini yapar.

Kızıl Kral kimdir bilinmez ama amacı bütün dünyaları ve zamanları dengede tutan Kara Kule’yi yıkmak, onun ayakta tutan Işınlar’ı kırmaktır. (Işın Kırıcılar’a Atlantis in Heart –Maça Kızı- ve Black House –Kara Ev- romanlarında rastlıyoruz.)

İkinci kitapta silahşörün bu görevde yalnız olmadığı, ka-tet’ini yani kaderleri bu görev için birleşmiş insanları bulması anlatılıyor. (Bu grup Kara Kule’nin Yüzük Kardeşliği’dir.) Roland’ın ıstanavarlar adlı yaratıkların saldırısına uğradığı, iki parmağını kaybettiği ve zehirlenerek hastalandığı bir kumsalda günümüz dünyasına açılan üç kapıdan Eddie, Susannah ve Jack’i getiriyor. (Serinin bu kitabında King silahşörün karşısına sürekli engeller ve zorluklar çıkarır. Tüm kitap boyunca silahşör damarlarına yayılan zehir dolayısıyla ateşler içindedir. Serinin tüm kitaplarında bu zorlayıcı tavrı görürüz. Hiçbir başarı bedelsiz değildir. Bu açıdan King kahramanlarına acımasız davranan bir yazardır.)

Yazmaya kalksak teferruat geniş, örneğin Jack esasında silahşörün başka bir dünyada ölmesine izin verdiği, Kara Kule’ye feda ettiği bir genç. Susannah ise içinde Odetta ve Detta’yı barındıran (ki bunlardan birisi onları öldürmeye kararlıdır.) çok kişilikli bir kadın… Maceranın bundan sonrası Kara Kule yolunda ka-tet’in oluşması, bizim dünyamızdan alınan bu üç kişinin silahşör olması, Roland’ın geçmişini öğrenerek ve ölüm tehlikelerini atlatarak geçiyor.

Serinin beşinci kitabı “Calla’nın Kurtları”nda kahramanlarımız bir kasabayı, çocukları çalan ve beyinsiz yaratıklar olarak geri getiren Kurt başlıklı yaratıklardan kurtarmaya çalışıyorlar. Ama bu arada günümüz dünyasında da Kara Kule ile bağlantısı olan gülü ve onun olduğu arsayı korumaları gerekiyor.
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et
*
ÇILGINTÜRK
Yönetici
Yönetici

ÇILGINTÜRK

*
Üyelik tarihi: 15/01/09
Mesajlar: 84
Nerden:
Rep Puanı: 184

*

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Vide
MesajKonu: Geri: Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Full Orkun Uçar Hayal Komutanları Icon_minitimePerş. Ocak 29, 2009 11:22 am

* *
STEPHEN KİNG HAYAL EVRENİ



Kara Kule’yi okurken Stephen King’in hayal evreninde astronomik bir döngünün tamamlanmaya başladığını veya Kule’nin kapısını kapatmaya hazırlanan çarkların gıcırtıcını duyuyorsunuz. Zira bu seride bütün kitaplarına atıflar güçlü bir biçimde yapılırken Salem’s Lot adlı kitabında vampirlerce lanetlenen Rahip Callahan karşımıza önemli bir karakter olarak çıkıyor. Kara Kule sadece yedi kitaptan oluşan bir seri değil, bütün King eserleri bu güçlü güneşin yörüngesinde…

Basit olan şudur: Kara Kule tüm dünyaların nirengi noktasıdır, her şeyi dengede tutan ve bütünleyen odur. Kara Kule, Stephen King’in hayal gücüdür, yaratıcılığıdır. Nitekim Calla’nın Kurtları’nda bizi bekleyen önemli bir sürpriz karakter var.

Seri Amerika’yla aynı anda ülkemizde de yayınlanacak olan Susannah’ın Şarkısı ve Kara Kule ile bitecek ve hep birlikte sorularımızın yanıtını bulacağız.

Karşımızda sadece 7 kitaplık bir seri değil, 34 yıla yayılmış olan bir yazım serüveni var. Bu uzun bir süre ve Stephen King bu süreç içinde değişmiştir, özellikle de yazarlığı… Serinin ilk kitabı “Silahşör” bu yüzden tekrar yazıldı…



SPAGETTİ WESTERN



Kara Kule bir ayağıyla fantastik bir öyküyse bile bir ayağı da western hikayelerine, daha doğrusu spagetti westernlere basıyor. Nitekim ilk kitapta silahşör tarif edilirken bariz bir şekilde “İyi, Kötü ve Çirkin” adlı baş yapıtta karşımıza çıkan Clint Eastwood tarif ediliyor.

Calla’nın Kurtları’nda da karşımıza bir başka klasik öykü; Akira Kurosawa’nın 7 Samuray’ı ve onun Amerikan versiyonu 7 Silahşör’ü çıkıyor.

Sadece fantezi ve spagetti western değil; masallar (Oz’un Dünyası), Charles Dickens, modern Amerikan yaşantısı karşımıza çıkıyor.



EKSİLER VE ARTILAR



Açık konuşmak gerekirse Kara Kule serisi Stephen King dünyasına yabancı bir okur için zor bir okuma olur. Zevkinin de ancak birden fazla kez okunursa çıkacağını belirteyim.

Karşımızda bir yazar için gerçekten muhteşem bir mimari var, incelikle işlenmiş bir kurgu, keyfinden ödün vermeyen bir anlatım. Özellikle Calla’nın Kurtları’nda olayların bazen anlatım nedeniyle çok yavaş geliştiğini söyleyebiliriz. Hani Yaşar Kemal için derler ya; “Bir yağmur damlasının yere düşüşünü beş sayfada anlatıyor adam,” diye, hakikaten de bu kitapta Stephen King bazen bu ifadeyi hak ediyor.

Kitabın eksisi olarak bu anlatıma, eylemin feda edilişini söyleyebiliriz. Gerçi Stephen King değişimden korkmamasıyla, cesareti takdir edilmesi gereken bir üstattır. Ortaokul yıllarımda onunla ilk tanıştığım kitabı olan “Tepki”den (Firestarter) beri çok geliştirdi yazarlığını. Hatta benim görüşüme göre kariyerinin ilk başında “hikaye anlatıcı” biriyken belli bir aşamadan sonra “yazar” oldu ve eleştiriler sertleşmeye başladı.

Eleştirilere katıldığım nokta kitaplarındaki genel hikayelerin basitleşmesi. Anlatım güzelleşirken “Rüya Avcısı” ve “Buick 8” gibi kitaplarında bir konu sıkıntısı çektiği ortaya çıkıyor.

Son yıllarda Stephen King’in yazarlığı bırakacağı yolundaki söylentiler de hep bu türden eleştiriler nedeniyle çıkıyor. Artık yazacak iyi bir konu bulamadığı, tükendiği, içini tamamen boşalttığı yönünde eleştiriler bunlar. Gerçi kendisi amazon.com’da yapılan röportajında bu söylentiyi yalanlıyor ama artık biraz yavaşlayacağını, içini tekrar doldurması gerektiğini de itiraf ediyor.

Stephen King’in her kitabını okumuş, kitaplarından öte onları yazan insanı da sevmiş biri olarak söyleyebileceğim artık onun bir fantezi ve korku yazarı olarak tanınmasının bir sıkıntı yarattığı. Öyle kitapları var ki içine bir gram fantezi veya doğaüstü bir olay girmese muhteşem gidiyor, ama bu yola saptığı anda değerini yitiriyor.

Örneğin Türkçe’ye Çılgınlığın Ötesi olarak çevrilen Rose Madder, evlilik içi şiddet ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadın üzerine muhteşem ayrıntılı bir kitap… Bizde kadın sorunlarına eğilen, çok satan bazı yazarlarımızın üzerine atlayabileceği bir anlatım ve içerik ama gelin görün ki bir noktadan sonra işin içine giren fantastik öğeler romanı sıradanlaştırıyor.

Oysa, “Rita Hayworth’u Seven Adam” (Esaretin Bedeli adıyla filmini seyrettiğimiz hapisten kaçış klasiği) ve Misery de tanık olduğumuz gibi kendisi işin içine fantezi koymadan da iyi eserler üretebiliyor.

Ya Maça Kızı adlı romanındaki çocuk ile annesi arasındaki ilişkiye, kiracı olarak gelen yaşlı adam ile çocuğun dostluğuna, o anlatıma ne diyeceğiz.

Sanırım bu noktada iki dünya kesişiyor. Yani Stephen King’i sadece fantezi ve korku yazarı sandığı için okumayanlar çok şey kaybederken, onu sürekli bu türlerde eserleriyle tanımak isteyen kemikleşmiş hayran kitlesi de bir değişimi engelliyor.

Benim Stephen King’le ilgili bir iddiam var; o modern ve çoksatar korkuyu başlattığı halde “büyük kitle” yazarlarının son örneğin. Kastettiğim 1800’lü yıllarda romanları ilk önce fasikül fasikül gazetelerde yayınlanan, insanların rıhtımlarda, tren garlarında kitleler halinde beklediği büyük yazarlar… Henüz sinema ve müziğin teknoloji yardımıyla geniş yayılma imkanı bulmadığı, roman sanatının altın devri… Charles Dickens, Alexandra Dumas, Sir Arthur Conan Doyle, Victor Hugo devri…

Stephen King o tür yazarların son ismi… Zaten Yeşil Yol adlı kitabını bu tür bir pazarlama tekniği ile yani bölüm bölüm yayınladığını unutmayalım.

O iyi bir yazar, bunun ötesinde edebiyat tarihini onurlandıran, edebiyata hayran bir okur.

Son söz olarak diyebileceğimiz şey Stephen King’in Kara Kule’nin macerasını bitirdiği. Yani tüm seri yazıldı ve açıklanan tarihlere göre yayınlanacak. King bütün seriyi 2000 yılında geçirdiği, üç ameliyat ve aylarca süren acı dolu fizik tedavi süreci sırasında korktuğu için bitirmeye karar vermiş. Doğrusu ya bu kadar okuruna karşı sorumluluk duygusu olan, yazma aşığı bir adam zor bulunur.



TÜRKÇE’DE KARA KULE KİTAPLARI:



Silahşör - Kara Kule 1 (The Dark Tower I: The Gunslinger) (1982) - Bir silahşörün fantastik bir dünyada kötülüklerin önüne geçme çabaları ve silahşörün görevini seçmesi.

Üçün Çizgileri - Kara Kule 2 (The Dark Tower II: The Drawing of the Three) (1987) İnkılap Kitabevi - Kara Kule serisinin devamı. Bu kitap “Üçün Çekilişi” ismiyle Altın kitaplar tarafından yayınlanacak. Jack, Eddie ve Susannah’ın yani Ka-tet’in toplandığı kitap.

Çorak Topraklar - Kara Kule 3 (The Dark Tower III: The Wastelands) (1992) - Serinin üçüncü kitabı. Türkiye'de Hayaletler Beldesi (Book One Jake) ve Çorak Topraklar (The Wastelands) adlı iki kitaba bölünmüştü ama yeni baskısında “Çorak Topraklar” adıyla tek kitap halinde basıldı. Kara Kule yolunda tehlikeler ve Orta dünya’nın gariplikleri…

Büyücü ve Cam Küre Kara Kule 4 (Dark Tower IV: Wizard and Glass) (1997) - Roland’ın geçmişiyle ilgili en fazla ayrıntının verildiği kitap. Silahşörün aşkını barındırıyor.

Calla’nın Kurtları – Kara Kule 5 (Dark Tower V: Wolves of the Calla) (2004)- Ka-tet’in yeniden şekillendiği, Jack, Eddie ve Sasannah’ın da silahşörlüklerini kanıtladıkları kitap.



Yakında…



Susannah’ın Şarkısı – Kara Kule 6 (Dark Tower VI: Susannah’s Song)

Kara Kule – Kara Kule 7 (Dark Tower VII)



Θ
* *


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Teşekkür Et

Full Orkun Uçar Hayal Komutanları

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ÇILGINTÜRKLER :: Eğitim ve Öğretim :: E Kitap ve Kitap Özetleri -